• 1.06.2011 00:00
  • (1523)

Türkiye Kürt sorunu ile bir kez daha yüzleşiyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul'a köprü altına konan hain bomba bize sadece şiddetin acı yüzünü göstermedi, sorunun artık taşınamaz noktaya geldiğini de gösterdi.

Artık herkes bu sorunun daha fazla taşınamayacağının farkında. Ama farkında olmayan birileri yok değil.

Kürt sorununun geldiği noktada artan şiddet, hem Türkiye hem de Kürtler için bir yol ayrımını işaret ediyor. Öcalan son iki haftalık görüşme notlarını okuduğunuzda artan şiddetin sorumluluğunu Kandil ve BDP siyasetine yüklediği görülecektir. Kandil'in bu süreçte eylemsizlik kararının uygulamadaki iradi zaafları, kimi grupların merkezden bağımsız eylemlilikleri bir tarafta; diğer tarafta onların Türkiye içindeki karanlık simetrik güçlerle sürdürdükleri işbirlikleri. İlan edilmiş eylemsizlik kararına rağmen kritik zamanlarda yapılan kritik operasyonlara, bu operasyonların arkasında olan rütbelilere ve yaptıklarına dikkat edilmesi gerekiyor. Önümüzdeki günlerde bu dikkatin arttırılmasında fayda vardır. Çünkü gelen duyumlar şiddetin artabileceğini işaret ediyor.

Öcalan'ın bütün görüşme notları gibi son iki haftalık görüşme notları da bütünsellik ifade etmiyor. Metin içinde düşünsel savrulmalar söz konusu. Bunu doğal da karşılamak gerekiyor. Sonuçta Öcalan, 11 yıldır tutuklu ve sınırlı imkânlara sahip. Ancak her şeye rağmen büyük siyaseti, Meclis'te olan BDP'den, dağda olan Kandil'den daha iyi okuduğu da kesin.

2009'da AK Parti tarafından başlatılan demokratik açılım bir taraftan çözüm için kamusal alanda bir duyarlılık ve farkındalık eşiğini düşerken, buna paralel olarak devlet adına yetkililer Öcalan ile görüşmeye başladı. Bir anlamda birbirine paralel giden iki süreç ve her iki sürecin nihai hedefi Kürt sorunun çözmek. İki yıllık bu süreç içinde sorunun siyaseten iki büyük aktörü vardı; AK Parti ve BDP. Bu iki partinin ortak özelliği ise 'hâlâ devletin yasaklı çocuğu olmaları'. AK Parti çözümü sürecini başlatan parti olarak siyaseten risk alan, bu riski siyaseten taşıyan ve bir anlamda elini taşın altına koyan parti. BDP ise bu süreçte ne yazık ki siyaseten neredeyse hiçbir şey yapmayan, her olumsuzluğu AK partiye mal eden bir çocuk gibi. Siyasetle karşılaştığı her an bunu İmralı ve Kandil'e havale eden BDP, seçim sürecindeki görünürlüğü ise siyaset ile değil şiddet ile sağlıyor ne yazık ki. Bağımsız adayların en büyük motivasyonları şiddet hâlâ. Bu demokrasi açısından acı bir tablo. Bu sürecin ana aktörü ise ne yazık ki, Kandil. Kandil sert ve zaman zaman şiddete davetiye çıkaran söylemini önce DTK üzerinden kamusallaştırıp, meşruiyet kazandırdıktan sonra bunu BDP üzerinden siyasallaştırıyor.

Burada şu soru önem kazanıyor; 'neden?'

Bu nedenin bir cevabı da; sorunun çözümünde kötüye gidişten ziyade çözüme giderek yaklaşılması olabilir mi?

Galiba kritik soru bu. Çünkü eğer Kürt sorunun çözülmesinden tek sorun, olumlu adım atılmaması ise ve çözüm umudu henüz yok olmamışsa, artan bu şiddetin en büyük nedenlerinden birisi bizatihi çözüm anının yaklaşması olabilir. Yani artan şiddet doğum öncesi sancılar olabilir. Bu noktada olduğumuzun en önemli göstergesi son dönemde İmralı ile Kandil arasındaki belirgin hale gelen ayrışma.

İmralı ile Kandil arasındaki ayrışmanın sadece basit bir fikir ayrılığı noktası olmadığı çok açık. Kandil'in son dönemde bu sürece Öcalan'a rağmen ağırlık koyduğunu ve BDP üzerinden siyaset yaptığı ortada. Burada Kandil'in tek hedefi olabilir; Devletin Öcalan ile sürdürdüğü ve sonuç alınması çok muhtemel müzakere sürecine elindeki silahlı kullanarak dahil olmak. PKK'ya yakın haber sitesi ANF'de yer alan "Devlet ve Öcalan neden görüşüyor" başlıklı Engin Erkiner'in yazısı bu konuda bize çok şey söylüyor. Ki bu bir süredir bu sitedeki farklı yazılarda Öcalan'la ile yapılan görüşmelerin gereksizliği, devletin Öcalan'ı oyalandığı yorumları yapılmıştı. Bu açıdan Kandil, şu anda, Öcalan'ı değil kendi konumlarını sağlama alma ve kendileri için pazarlık sürecine dahil olma eğilimde. Tabi şiddeti tırmandıran PKK içindeki bir grubun korkusu ise barışın kendilerini işlevsiz ve 'işsiz' bırakacağı korkusu. Bu belli ki Öcalan'a rağmen olmaktadır. Bunu Öcalan'ın görüşme notlarından okumak mümkün.

Çözüm sürecinin içinde olmak hatta çözüme yakın olmak, doğan umudun kaybedilmesini daha da kolay hale getirmektedir. Küçük bir kıvılcım doğan umutları yok edebilir. Bu fırsatın kaçmasının bedelini siyaseten başta BDP öder.

Bu süreçte şüphesiz siyaseten en fazla zorlanan parti, AK Parti'dir. Çünkü AK Parti sadece kitle partisi değil aynı zamanda değişimi taşıma iddiasındaki partidir. Ne yazık ki seçim sürecinde bunu askıya almış görünmektedir. Bunun bir siyasi manevra olduğun düşünüyorum. Gerçekten AK Parti tüm Türkiye'den oy alan parti olara farklı bölgelerde farklı seçim stratejisi ve siyasi dil belirlemiş görünüyor. Batı'da ve kıyılarda farklı, İç Anadolu'da farklı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde farklı. Her bölgede söylemde farklılıklar söz konusu. Bu büyük bir parti için kabul ve tolore edilebilir. Ancak kabul ve tolore edilemeyecek olan AK Parti'nin Türkiye'yi dönüştürücü misyonunu terk etmesidir. Bu AK Parti'ni kendine ve Türkiye'ye yapacağı kötülük olacaktır.

Oysa AK Parti'nin bunlara hiç ihtiyacı yok. AK Parti sadece yaptığını yine söylem olarak sürdürebilse seçimde istediği başarıyı elde edebilirdi. Çünkü AK Parti hem hizmet hem de söylem siyasetinden başarılıdır. Bugün AK Parti'nin demokratikleşme konusunda boşalttığı yerleri altı şimdilik boş söylemle CHP doldurmaktadır.

Bugün Kılıçdaroğlu, yarın Başbakan Erdoğan Diyarbakır'da olacak. Kılıçdaroğlu'nun ne söyleyeceği elbette önemli ama asıl merak edilen Başbakan Erdoğan'ın konuşması. Başbakan Diyarbakır'da ya 12 Haziran gecesi yapacağı konuşmanın küçük provasını yapıp değişimi taşıyan parti kimliği tekrar hatırlar ya da bunu yapması için 12 Haziran akşamını bekleriz.

Biz Diyarbakır'da olacağız ve gördüklerimizi sizlerle paylaşacağız.