• 6.06.2011 00:00
  • (1642)

Haftaya bugün seçimler sonuçlanmış, yeni dönemin aktörleri öğrenmiş olacağız. Sert bir seçim sürecinden geçiyoruz. Siyasi rekabetten çok siyasal kutuplaşma hali var. Bunun bir benzerini 12 Eylül 2010'da yapılan Anayasa değişiklik referandumunda yaşadık. Beklenmeyen bir kutuplaşma yaşandığını söylemek gerçekçi olmaz. Beklenen hatta bizatihi tercih edilen bir kutuplaşma idi. Dikkat ederseniz yaşanan sürece siyaset ya da seçim rekabeti demiyoruz. Ortada açık bir kutuplaşma var. Bu kutuplaşmanın bir ana ekseni, onun da altında da alt kesenler var.

AK PARTİ KARŞITLIĞINDAN OY ALMAK

Bu kutuplaşmanın ana ekseni tüm partilerin istisnasız biçimde AK Parti üzerinden hem meşruiyet hem de rekabet üretme arayışıdır. Yani en küçük partiler bile kendi konumlarını AK Parti üzerinden tanımlamaktadır; siyasetini bu konumlama üzerine inşa etmektedir. Aynı şekilde muhalefet partileri için de bu böyle oldu. Bu siyasi rekabet açısından normal karşılanabilir. Ancak normal olmayan bunu ideolojik bir ötekiliğe dönüştürerek, sahiplenilen pozisyonu 'AK Parti karşıtlığı'na dönüştürmektir. Tehlikeli ve yanlış olan bu. AK Parti'nin bir uçta, diğer partilerin öteki uçta olduğu bir siyasal yarış elbette ki, siyasi rekabet değil, kutuplaşma üretti.

'AK Parti karşıtlığı' ana ekseninin altında ise farklı eksenler oluştu. Bu alt kesenlerde de ana eksene bağlı olarak; eksenin bir tarafında sürekli AK Parti oldu. Bunların bir kısmı AK Parti'nin bir kısmı da diğer partilerin tercihi ile fiili olarak ortaya çıktı.

Mesela AK Parti-CHP kutuplaşması: Muhalefet partilerinin AK Parti ile kurdukları siyasal kutuplaşmalar içinde en siyasi olan ve siyasal rekabet unsurları taşıyan tek kutuplaşmadır. AK Parti'nin siyasal olarak Türkiye'nin en güçlü partisi olması CHP'nin muhalefet olarak siyasal rekabet değil, ideolojik ötekileştirme yaratarak AK Parti dışında kalan seçmenlere talip oldu. Merkez sağdan adaylar, Ergenekon Davası sanıkları gibi bir biri ile yan yana durması imkansız isimlerin CHP çatısı altına alınması bunun işaretidir. Ve CHP bu kutuplaşmayı 12 Eylül referandumundan bu yana sürdürmektedir.

AK Parti- MHP kutuplaşması: Bu kutuplaşmanın ana öznesi AK Parti'dir. AK Parti'nin 12 Eylül referandumunda 'evet'-'hayır' şeklinde bölünen parti tabanındaki 'evet' oyu verenleri parti seçmeni yapmak için hiç ihtiyacı olmayan bir dile savruldu. Çünkü AK Parti, icraatları ile MHP'de birleşmiş olan ve bu hali ile de koalisyon olan 'milliyetçi-muhafazakâr' bloku ayrıştırmış ve sekter milliyetçiler dışındaki parti tabanı AK Parti'ye yönelmeye başlamıştı. AK Parti'nin bu dili MHP tarafından manipüle edilerek özellikle Kürt sorunu konusundaki açılımlarının 'bölünme'-'bölen' meteforu ile kutuplaşmayı arttırmıştır. Son günlerde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu Başbakan Erdoğan için sarf ettiği, 'bölücübaşı' ifadesi meşruiyetini büyük ölçüde MHP'nin söyleminden almaktadır.

AK Parti-BDP kutuplaşması: Türkiye'nin en büyük, derin sorunu olan Kürt sorununun çözümü konusunda işbirliği yapması gerek iki siyasi partinin, bu sorun üzerinden kutuplaşma üretmesini insan şaşarak izliyor. Bu süreçte özellikle BDP'nin siyasete sahip çıkmayarak, sert söylem ve şiddet desteği ile kendi siyasal alanının genişletmesi temel sorun. Ancak bu bütün Kürt siyasal geleneğinin iradi tercihi olsa da, AK Parti'nin demokratik açılım sürecinde atmaktan imtina ettiği adımların da etkisi vardır. Yine de Kürt sorununun çözülmesi iki parti arasında kutuplaşmaktan değil işbirliğinden geçer. Ancak BDP geleneğinin bu seçimleri bir tür özerklik plebisitine dönüştürme çabası siyasal alanı daraltmaktan öte bir işe yaramayacaktır.

Bu tür kutuplaşmaları aktörler düzeyinde çoğaltmak mümkün. Ama hiçbirinin Türkiye'ye bir yararı yok. 13 Haziran sabahı eğer Türkiye için yeni bir başlangıç olacaksa bu konuda anketlerde birinci parti görünen AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a önemli bir görev düşmektedir. Bu görev yeni dönemde tüm topluma bir uzlaşma çağrısı yapmak, el uzatmak ve yeni Türkiye'yi birlikte kurmak çağrısı olmalıdır. Seçimlere kadar yaşanan kutuplaşmaları siyasal rekabete ve işbirliğine dönüştürmenin il şartı budur. Erdoğan'a düşen ilk adımı atmak ve el uzatmaktır. Gerisi diğerlerinin tercihi olacaktır. Erdoğan bunun 12 Haziran gecesi yeni bir Balkon Konuşması ile yapabilir. 2007'de yaptığından daha ileri, daha kuşatıcı sözler söyleyebilir o konuşmada. Bu konuşma yeni bir beyaz sayfa açmaktır. Bunun için yapılırsa anlamlıdır. Daha önemlisi Türkiye'nin böyle bir konuşmaya ihtiyacı vardır.

YÜZ YILLIK AKIL TUTULMASINA BİN YILLIK GELENEKLE SON VERMEK

Ben o gece Erdoğan'ın böyle bir konuşma yapacağını düşünüyorum. Ve şunları söylemesini temenni ediyorum.

"Geleceği birlikte kurmak için geçmişin hatalarını telafi edebiliriz. Bunun için bir adım yeterli.

Biz bin yıllık tarihin, geleneğin, toplum ve devletin aklına sahibiz. Bu binyıllık tecrübemizle son yüz yıla hapsedilmiş sorunlarımızı birlikte çözebiliriz. Başta Kürt sorunu olmak üzere, yüz yılın yarattığı bütün sorunları çözeceğiz. Yüz yıllık akıl tutulmasına, bin yıllık ortak aklımızda son vereceğiz.

Bizi biz yapan tarihsel zenginliklerimize, farklılıklarımıza sahip çıkacağız. Yok sayılan değerlerimizi sahipleneceğiz ve Türkiye'yi daha da demokratikleştireceğiz. Bunu hep beraber yapacağız. Hükümetiyle, ana muhalefetiyle, muhalefetiyle.

Bunun ilk adımını hep birlikte yapacağımız yeni bir anayasa ile atacağız. İstanbul'la Diyarbakır'ın, Erzincan'la Muğla'nın Trabzon'la Mersin'in birlikte yapacağı yeni sivil, demokratik, sivil bir anayasa.

Bu anayasa mutlak çözümle değil, ortak çözümle oluşturulacaktır. Bu anayasa Türkiye'de yaşayan herkesin "benim anayasam" diyeceği bir ortak akılla hep beraber sağlayacağız. Bunu yapmak yeni dönemde bizim ilk hedefimiz olacaktır.

Türkiye'nin en önemli sorunlarından birinin Kürt sorunu olduğunu biliyoruz. Bunun için demokratik açılımı başlattık. Bazı adımlar attık ve atmaya devam edeceğiz. Sorunun çözümü için hukuksal düzlemde yapılması gereken düzenlemeleri anayasa ve yasalarla yapacağız.

Ama daha fazla şey yapmamız gerektiğini biliyoruz. Kürt sorununu ve yol açtıklarının tüm Türkiye'ye daha iyi anlatmamız gerekiyor.

Aynı şekilde Kürt sorununun maliyetlerini, sonuçlarını Kürtlere, bölge halkına da daha iyi anlatmamız gerekiyor.

Bu ikisini yapmak için özel kurullar oluşturacak, özel projeler yapacağız. Çünkü bu sorunu insanileştirmemiz, acılarımızı ve sevinçlerimizi daha fazla ortaklaştırmamız gerekiyor.

Avrupa Birliği üyeliğinden hiç vazgeçmedik ve vazgeçmeceğiz. Onların bize çıkardıkları engellere rağmen üyelik için reformlarımız devam edecek. Yeni anayasamız Avrupa'daki pek çok ülkenin anayasasından daha ileri olacak.

Ortadoğu'daki gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz. Buradaki gelişmeler konusunda kriterimiz net olacak. Biz kim olursa olsun halktan, özgürlüklerden ve demokrasiden yana olacağız. Bunları savunanları destekleyeceğiz.

Gelin yeni Türkiye'yi, bin yıllık tarihimiz ve geleneğimizle yeniden kuralım. Yüz yıla hapsedilen akıl tutulmasına son verelim. Bunu her beraber yapalım."

Bakalım Başbakan Erdoğan bizi doğrula-yacak mı?