• 25.06.2011 00:00
  • (1677)

Önümüzdeki hafta açılacak Meclis'in önünde iki önemli sorun bulunmaktadır. İlki Kürt sorununun çözümünde somut adımlar atılması, ikincisi de yeni bir anayasadır. Benim önceliğim Kürt sorununun çözülmesi yönünde atılacak adımlar. Çünkü yeni anayasa bir süreç meselesidir ve bu süreç rejimin sivilleşmesine engel değildir. Üstelik Kürt sorununun çözümünde atılacak adımlar da rejimin sivilleşmesi katkı sunacağı için de önemlidir.

Kürt sorununun bu kadar acil olduğu bir ortamda YSK'-nın Hatip Dicle hakkında verdiği kararı nasıl okumalıyız?

Süreci sabote etmek mi?

Belki de.

YSK'nın Hatip Dicle'nin milletvekilliğini düşürme kararı nereden bakılırsa bakılsın tam bir skandal. Üstelik bile bile geliyorum diyen bir skandal, hem YSK'nın hem de Dicle'nin avukatlarının bildiği. Bu karar bir kez daha hukuk düzeni içinde 'yasallık', 'meşruluk' tartışmasını hatırlattı bana. Yani her 'yasal' olan, toplumsal düzlemde 'muşru' mudur? Ya da tersi. Elbette her yasal olan, meşru değildir. YSK'nın Dicle konusunda verdiği karar tam da böyledir.

Burada açık olan YSK'nın sivilleşen ve demokratikleşen Türkiye önündeki engellerden biri olduğudur. Yapılması gereken ilk iş rejimin sivilleşmesi konusunda yapısal değişimlere devam etmektir. Burada bir önemli nokta da şudur ki, sadece "iyi" ve "doğru" yasaları yapmak, onlara sahip olmak değil; bu yasaları içselleştirmiş özgürlükçü uygulayıcıların varlığıdır.

KÜRT SİYASETİNİN APOLİTİK DİLİ

Peki Dicle kararı üzerine BDP'nin aldığı karara yani Meclis'i boykot kararına ne demeli? Elbette BDP'nin kararı bir sonuç. Onlardan önce DTK var. Onlar bir gün önce fetvayı verdiler. Ne dediler DTK'nın eş başkanları?

"Bunun bir darbe olduğunu" –ki haklılar-; "Bu savaş ilanıdır, bunun sorumlusu Başbakandır, hükümettir" –ki tamamen yanlıştır-. "Sabırlarının sınanmaması gerektiği" türünden popülizm kokan, gerçekle bağı olmayan açıklamalarda bulundular.

Elbette tek başına Hatip Dicle meselesi üzerinden Kürt siyasi hareketini analiz etmek doğru olmaz. Ama Dicle kararından sonra gelen açıklamaların benzerlerinin her kriz durumunda tekrarlandığını düşünürsek; yapılacak analiz az çok tutarlı olacaktır.

Yeni yasama dönemi başlarken, aldıkları boykot kararı üzerine Kürt siyasi hareketi konusunda daha soğukkanlı bir değerlendirme zorunlu.

Bütün itirazlara rağmen bugün Kürt sorununu siyaseten kamusallaştıran geleneğin ana temsilcisinin BDP olduğunu kabul edelim. HEP ile başlayan bu siyasi gelenek bugün BDP ile devam ediyor. Elbette başlangıç ile bugün arasında büyük mesafe vardır. HEP, PKK'dan ne kadar özerk ve siyasalsa; bugün BDP, PKK'ya o kadar bağımlı ve apolitiktir. Elbette HEP'in sahip olduğu özerklikten BDP'nin bağımlılığına gelişen süreçte en büyük sorumluluk bizatihi devletin uyguladığı –uygulamadığı- politikalardır. Bunu kabul ettiğimiz andan itibaren ikinci bir tespiti daha yapıp; bugüne geldikçe legal Kürt siyasi hareketinin PKK ve İmralı'ya daha da bağlı hale geldiği gerçeğidir.

ŞİDDETİN YARATTIĞI GÜÇ GERÇEK DEĞİLDİR

Bu tespiti bizatihi kendi DTP ve BDP'lilerin açıklamalarına bakarak yapmak mümkün. Özellikle siyasi kararların tartışıldığı anlarda siyasi inisiyatif alması gereken BDP çoğu zaman İmralı'ya rağmen topu oraya attı ve "muhatap İmralı'dır" açıklaması yaptı. DTP'nin kapatılmasından sonra başlayan sine-i millet tartışması tam bu noktada bu siyasi hareketin bir anlamda sonu oldu. İstifa ederek sine-i millete dönecekleri sırada Öcalan'ın "Meclis'te kalsınlar" çağrısı üzerine istifadan geçmeleri bu sürecin ilk adımı oldu.

BDP siyasal geleneğinin sonunu hazırlayan ikinci gelişme ise hükümet tarafından başlatılan 'açılım' ile oldu. Açılım karşısında sergilenen siyasetsizlik Kürt siyasetine yeni bir aktörün katılmasının yolunu açtı. Bu durumun bizatihi sorun olduğunu gören Öcalan bu siyasal çizgiyi akut hale getiren ilk adımı DTP kapatılmadan önce atmıştı. Öcalan, son haftalarda yeniden gündeme getirdiği 'Çatı Partisi' formülü 2007-2008 yılında devreye sokulmuş ama sonuç alınamamıştır. Çatı Parti'sinin hedefi bir anlamda Kürt siyasi hareketini Türkiyelileştirmekti ama başarı şansı yoktu. Çünkü Kürt siyasetinin Türkiyelileşmesi demek; bu çağrıyı yapanların öncelikle şiddete mesafe alması, özeleştiri ve özerk bir siyaset yolunda ilk adım atmaları demektir. Bu olmadan Çatı Partisi girişiminin başarı şansı yoktur. Burada bir parantez açarak şunu da ifade etmek gerekiyor ki; Çatı Partisi benzeri girişimin başarısı şansı bu sürecin Türkiye kaynaklı olmasındadır.

Çatı Partisi girişimi başarısız olunca, bu kez bölgedeki tüm Kürtleri içine almayı hedefleyen ve bunda başarılı olan örgütlenme modeli devreye girdi: Demokratik Toplum Kongresi (DTK). DTK bölgede kapsayıcı olduğu ölçüde meşru hale geldi. Ve bun anlamda kapsayıcılığı itibari ile de Kürt siyasi hareketi için bir 'erken Kürt Parlamentosu' oldu.

DTK son bir yıl içinde önemli ölçüde değişim yaşayarak, BDP'nin üstünde bir şemsiye yapıya dönüştü. DTK daha geniş Kürt kitlesinin siyasal temsiline soyunmuş ve bunu da başarmıştır.

Ancak bu başarı, siyasal bir dönüşüm ifade etmediği için Kürtler açısından kazanım değildir. Yani siyasal bir ikna sonucu katılımdan çok, gönüllü bir teslimiyet söz konusudur. Bu açıdan Kürtler içinde farklı kişi ve kurumların DTK bünyesine katılması, mevcut Kürt siyasi hareketinde bir etkilenme ya da dönüşüme yol açmadığı gibi katılanlar; mevcut apolitik dili daha sert biçimde savunmak yönünde pozisyon almışlardır. Yani katılanlar mevcut Kürt siyasi hareketini dönüştürmemiş, sivilleştirmemiş, eleştirel bakış getirmemiş; tersine var olan siyasal dilin daha sert savunucuları olmuşlardır.

Örneğin 12 Haziran seçimlerinde BDP listelerinde bağımsız aday olan Şerafettin Elçi ve Altan Tan'ın kamuoyuna verdikleri demeçlere bakıldığında bu dili görmek mümkündür. Bu dil Kürt sorununun demokratik çözümüne katkı sağlamadığı gibi var olan siyasal iklimi zehirlemesi açısından da sorunludur. Bir kez daha ifade edelim; siyaset üzerinden kazanılmamış, şiddet üzerinden devşirilmiş gücün geleceği yoktur. Ve günü geldiğinde mutlaka iflas eder. Bugün Kürt siyasi hareketinin bölgede yakalamış olduğu güç, siyasetten kaynaklanmadığı için gerçekte karşılığı olmayan bir güçtür. Nitekim milletvekili sayısı artmış ancak oy oranı neredeyse artmamıştır.

BDP'NİN YAKALADIĞI ŞANS

Bugün Kürt siyasi hareketine bakıldığında legal düzlemde üstte DTK'nın altında BDP'nin olduğu ikili yapı söz konusudur. Aynı şekilde illegal Kürt hareketinde üstte İmralı'nın, altında Kandil'in olduğu bir yapı söz konusudur. Elbette ki, burada illegal olan legal olanın üstündedir. Hiç kuşkusuz legal ve illegal alan arasındaki geçişkenlikler sürekli olsa da; siyasetin hedefi, illegal olanı legale çekmek olmalıdır. Kürt sorununun çözümü buradan geçmektedir.

Peki devletin İmralı ile sürdürdüğü görüşmeleri gereksiz, oylama olarak görülmesinin nedeni nedir? Bunu açıklayacak tek bir neden var; Kandil çözüm sürecinde Öcalan'ın yanında masaya daha güçlü oturmak. Bir anlamda şiddet üzerinden güç gösterisi. Bu açıdan son aylarda eylemsizliğe rağmen artan şiddet, çözümsüzlüğün değil, çözümün daha yakın olduğunu gösteriyor. DTK'nın bu süreçteki duruşu Kandil'deki şiddet yanlılarına daha yakın olduğu izlenimi vermektedir. DTK ve BDP'nin 'apolik' duruşu bunu göstermektedir. Nitekim YSK'nın Dicle kararından sonra ilk açıklama DTK'dan gelmiş ve BDP bunun üzerine meclis'e girmeme kararı almıştır. Ama hemen ekleyelim bu konuda Öcalan son sözü söylemedi.

BDP şu anda hiyerarşik olarak en altta olsa da; sahip olduğu 35 –Hatip Dicle'den sonra- milletvekili ile siyaseten en güçlü aktördür. Bu sayının değeri ancak siyasetin önemi kavrandığında anlamlıdır.

BDP'nin YSK'nın Dicle kararı sonrasında Meclis'e girmeme kararı daha baştan siyaseti önemsizleştiren bir adımdır. Gerek bu kararı düzeltmenin yolu gerekse Kürt sorununu çözmenin yolu Meclis dışından değil, Meclis'ten geçer.

Son sözü de yeniden tek başına iktidar şansı yakalayan AK Parti'ye söylemekte yarar var. Ortaya çıkan bu hukuken 'yasal' ama siyaseten 'meşru' olmayan durumun düzeltilmesinden en büyük sorumluluk AK Parti'nindir. Bu adımı atmak Başbakan'ın 'balkon konuşması'nın da bir gereğidir. Çünkü bu yeni dönemde Türkiye'nin sorunlarının çözülmesinde bütün partilerin işbirliği zorunluluktur.