• 19.07.2011 00:00
  • (2690)

Türkiye'de ne zaman iyi şeyler olsa ya da Kürt sorununun çözümü konusunda olumlu gelişmeler yaşanmaya başlasa bir gizli el devreye giriyor. 'Şiddet' yeniden başrole soyunuyor. Kürt sorunu konusunda son yaşananlar bunun örneği. Öcalan barış konseyi için imza attık diyor, PKK asker kaçırıyor. BDP'nin Meclis'e girmenin müzakeresini yapıyor, 13 asker şehit ediliyor. Oysa 2009'dan bu yana PKK'nın yöneticileri ısrarla barış mesajı veriyorlar. Şiddetin, silahın miadını doldurduğunu söylüyorlar.

Murat Karayılan, Hasan Cemal'e 'Demoratik Açılım' başlamadan önce verdiği söyleşide "artık çözüm zamanı" mesajı vermişti. Cemal'e geçtiğimiz haftalarda verdiği ikinci söyleşide Karayılan bir kez daha aynı mesajı vermiş ve "biz dağa piknik yapmaya gelmedik" demişti. Yine Karayılan Radikal'den Ertuğrul Mavioğlu'na geçmişte neden oldukları haksız ölümlerden dolayı "özür" mesajını vermişti

Karayılan son iki yıl içinde bunları söylerken PKK'ya bağlı TAK 2010'da referandum sürecinde başlayan ilk eylemsizliğin ikinci defa uzatıldığı günlerde Taksim'de canlı bomba eylemi düzenledi. Seçimlere az zaman kala PKK Kastamonu'da Başbakan'ın konvoyuna saldırı düzenledi. Geçen hafta yaşananlar bundan farklı değil. Şu açık PKK'da bir kafa karışıklığı var.

Devletin Öcalan ile sürdürdüğü görüşmlerde 'barış konseyi' kurulması konusunda karar alınmış ve Öcalan daha önce bir tür 'örtülü tehdit' olarak ifade ettiği '15 Temmuz'un hükmünün kalmadığını açıkladığı günün ertesinde Diyarbakır'da PKK, 2'si asker 3 kişiyi kaçırıyor. CHP'nin Meclis'te yemin etmesinin ardından; aynı umut BDP için de belirmişken 13 askerin şehit edildiği haberi geliyor.

Peki biz hangi PKK'ya inanalım?

İmralı'da tutuklu bulunan devletin kendisiyle görüşmeler yürüttüğü ve her fırsatta barış mesajı veren Abdullah Öcalan 'önder' kabul eden PKK'ya mı?

Kandil'de örgütün başında bulunan ve medya üzerinden Türkiye'ye her fırsatta çözüm istiyoruz diyen Murat Karayılan'a mı?

Yoksa Taksim'e canlı bomba yollayan TAK'ın bağlı olduğu PKK'ya mı?

Ramazan'da sabah namazını kıldırmak için camiye giden hocayı arkadan vuran PKK'ya mı?

Abdullah Öcalan'ın görüşmelerde kritik aşamayı geçtik, protokol imzaladık, 15 Temmuz'un hükmü yok açıklaması yaptıktan sonra Diyarbakır'da 3 kişiyi kaçıran PKK'ya mı?

BDP'nin Meclis boykotuna son vermek için AK Parti ile görüşmeler yaptığı günde Diyarbakır'da 13 askeri şehit eden PKK'ya mı?

Sıkça ifade edildiği gibi iki PKK mı var? Yoksa PKK bölünüyor mu?

Çözüm isteyen Öcalan-Karayılan hattına karşı çözüm istemeyen Cemil Bayık-Duran Kalkan-Mustafa Karasu hattı ve bunların Türkiye içinde ve yurt dışından derin bağlatılarının olduğu hat mı var?

Bu türden sorular çoğaltılabilir. Hatta PKK bölünüyor analizi de yapılabilir. Ama hiç biri şu gerçeği değiştirmez; Öcalan giderek yalnızlaşıyor. Görüşmelerde liderliği pekişen Öcalan'ın, sahada gücü azalıyor.

Bunun nedeni Öcalan'ın özellikle devletle görüşme sürecinde güçlendikçe, silahı elinde tutanlar olarak zayıfladıklarını düşünmeleri. Devlet Öcalan ile çözüm için masaya oturması ile kendilerini bu masada dışlanmış hissedenler şimdi sahaya çıkıyor. Onlarda şiddet üzerinden "buradayız, bizi unutmayın" mesajı veriyor.

Öcalan koşulları ve siyasal öngörüsü nedeni ile barış savunması sorunun çözülmesini istemesi doğal ve anlaşılabilir. Aynı şekilde Karayılan da çözüm konusunda samimi olabilir. Ama içerden ve dışardan yeni anayasaya, demokratik Türkiye'ye karşı olanlar çözümü engellemek için herşeyi yapabileceklerini de biliyoruz. Şunu da görmek gerekiyor ki, 30 yıllık süreçte büyük bir ağa dönüşen örgütte de çözüm istemeyenlerin olması çok doğal. Çünkü çözüm demek birçok insan için şimdiye kadar elde edilmiş maddi ve manevi 'kazanımlar'ın ve yönettikleri 'güc'ün kaybedilmesi demek. Bu kolay değil.

PKK derken sadece sayısı 3-5 ya da 10 bini bulan örgüt mensubundan değil, Irak'tan Avrupa ülkelerine kadar geniş bir coğrafya da oluşmuş bir ağdan bahsediyoruz. Milyarlarca dolar eden ticari kurumlardan, bunların geleceklerinden de söz ediyoruz. Yine Kandil ve Türkiye içinde sayısı göreli olarak az olan ve kötü koşullarda yaşayanları bir kenara bıraktığınızda; yaşam koşulları ve standartları bulundukları ülke standardının üzerinde olan, bulundukları ülkelerin muhtemelen vatandaşı olan daha geniş bir kadrodan bahsediyoruz. Bu insanların gelecekleri garantiye alınmadan çözüm istememesi normal değil mi? Çözüm bu statü ve imkanların da kaybedilmesi demek. Çözüm aynı zamanda milyarlarca doların da paylaşım sorunu demek. Bana öyle geliyor ki çözümün önündeki en önemli engellerden biri de bu.

Yurt dışında olup çözüm istemeyenlerin tavrı bu yönüyle bir nebze anlaşılabilir ama Türkiye'de olup da çözüme katkı sunmayanları, sorumluluk almayanları -BDP ve DTK- anlamak mümkün değil. Çünkü bu süreçte en fazla sorumluluk ve yük bu insanların omuzuna biniyor.

Mesela BDP. Legal siyasette artık DTK'dan snra gelen; bütün Kürt siyasi hareketi içinde hiyerarşinin en altında olan BDP, bu siyasetsizliği nereye kadar taşıyabilir? Her zaman tekrarladıkları "artık barış dilini kullanlalım" ya da "biz çözüme hazırız" türü aforizmik söylem dışında; ne zaman gerçeken siyasete sahip çıkacaklar insan merak ediyor? Ne zaman siyaset yapacaklar onu da? Oysa şu anda siyaseten en güçlü oldukları noktadalar. Buna rağmen sorumluluk almamaları anlaşılabilir değil. İçeriği muğlak bir 'demokratik özerklik' yerine, sivil siyasete sahip çıkmak; Diyarbakır'la sınırlı tuttukları dar ve küçük siyaset yerine Türkiye'nin dönüşümünü esas alan büyük siyasete sahip çıkmak BDP'yi daha fazla Türkiyelileştirir.

Tabi bu süreçte BDP kadar ağır bir sorumluluk da 12 Haziran'da bu parti listelerinden milletvekili seçilen bazı isimlere düşüyor. Şerafettin Elçi'ye, Ertuğrul Kürkçü'ye, Altan Tan'a, Sırrı Süreyya Önder'e düşen sorumluluk da BDP kadar ağırdır. Önder bunu dün Radikal'e yazdığı yazı ile kısmen yerine getirdi ama yetmez. Çünkü asıl olan bu konuda kamuoyuna mesaj vermek değil; Kürt siyasi hareketine mesafe almaktır. Önder dışındakiler 'gücün dili'ne teslim oldularsa söyleyecek bir şey yok. Hemen ifade edelm ki yerli yersiz 'vicdan poz'ları atanlardan asıl şimdi 'vicdan'lı duruş bekliyor. Daha güçlü, daha inandırıcı ve daha mesafe alıcı sesler duymak istiyor insan.

Türkiye'nin, kim ne derse desin sorunlarını konuşmaya, geçmişle yüzleşmeye başladığı bir dönemdeyiz. Bu dönemde Kürt sorununu da çözümünü hedef 'Demoratik Açılım' süreci başlamış durumda. Elbette süreç siyasal olduğu ölçüde zor ve çetrefilli. Ama her ne olursa olsun bu sürecin ilerlemesi farklı görüş ve düşüncelerin bir arada olması, birbiri ile konuşmasını zorunlu kılıyor. Çünkü bu sürecin esas gücü, konuşmak yani dialog. Ancak legal Kürt siyaseti olan BDP nedense bu sürece başından beri itibar göstermedi. Süreç biraz da bu yüzden kadük kaldı.

Şu gerçeği de artık görmek gerekiyor. Sürecin başlamasından sonra yaşan her şiddet eylemi, her ölüm Türkler ile Kürtler arasındaki uçurumu zihnen daha fazla derinleştiriyor. Her şiddet eylemi, her ölüm Kürtleri biraz daha mağdur ediyor. Her ölümde sadece Türkiye kaybetmiyor, Kürtler de kaybediyor. Bunu gören Kürt yok mu? Varsa neden sesleri çıkmıyor?