• 30.07.2011 00:00
  • (2388)

Türkiye zor ve önemli dönemden geçiyor. Bir adım geriye çekilip daha geniş bir tarihsel aralıktan Türkiye'nin değişim çizgisine baktığınızda bu değişimin hem boyutunu hem de niteliğini görebilirsiniz.

Bir noktadan sonra bu değişimi kim/leri/in taşıdığının bir anlamı yok. Çünkü önemli olan değişimin kendisi ve değişimin yaşandığı süreç. Bu süreç içinde iseniz ve değişime fikren katılıyorsanız eleştirilerinize rağmen bu değişimin yanında olmanız kadar normal bir durum yok. Türkiye'de bir grup akademisyen, aydın ve yazar birbirinden bağımsız olarak bu noktada. Bu birbirinden bağımsız insanları grup olarak algılanmasına yol açan şey yaşanan 'değişimin' yanında olmaları.

Bu değişim sürecinin ana referansı 'siyaset'. Yani söz söyleyebilme, bunu kamusal alana taşıma ve karar süreçleri ile buluşturma iradesini savunma. Değişimin yanında olanların esas derdi ve önem verdiği nokta bu. O yüzden kimden gelirse gelsin siyasete sahip çıkan her türlü iyi niyetli girişime sahip çıkıp destekliyor.

Kürt sorunu bağlamında başlayan 'açılım'a destek nedeni budur. Üstelik sonuçsuz görünse bile. Çünkü aslolan süreç ve o süreçte yaşanan karşılıklı etkileşimdir. Siyasete karşılıklı etkileşim kanallarının açılması olarak baktığımız için 'naif' kabul edilsek bile bundan vazgeçmemiz mümkün değil.

Ancak bu durumun yeterince anlaşılır olmadığını gelen tepkilerden görüyoruz. Bazıları bilmedikleri için 'anlamıyor', bazıları ise anlamamayı 'patalojik' duruma dönüştürdüğü için anlamıyor.

Son durumun bir örneğini önceki gün okuma fırsatım oldu. Özgür Gündem gazetesinden 'yaş'ça benden büyük olan Veysi Sarısözen benim bir önceki yazımda sorduğum 'Çatı Partisi'nde kim siyaset yapacak?' sorusuna yazısının bir yerinde cevap vermiş. Yazı esas olarak Hilal Kaplan'ın Nuray Mert ve Ece Temelkuran'ı eleştirdiği iki yazısına cevap veriyor ama beni de Hilal ile 'kafadar' yazar sınıfına sokup cevap vermeyi ihmal etmiyor. Sarısözen'in "... Kürt Özgürlük Hareketi'yle dayanışma içindeki aydınlara karşı yönlendirmekten ve Çatı Partisi'ni doğmadan boğmaya çalışmaktan başka hiçbir anlama gelmiyor" cümlelerinden anlıyorum ki, Hilal'e cevap verse de bir derdi de benim önceki yazımın başlığındaki soru. Bu görüşümü destekleyen cümlelerini Türk aydınlarına çağrı yaparak şöyle bitiriyor Sarısözen; "Ve son bir söz: Ey Türk aydını, eğer bu Çatı Partisi'ni yukarıdaki yazarın (beni kastediyor MA) dediği gibi, gerçekten de Öcalan ve Kandil yönetecekse, bundan siz değil, sizi korkutmak isteyenler korksun. Çünkü onların yönettiği örgütler, biz Türk aydınlarının yönettiği örgütlere hiç mi hiç benzemiyor.".

'Aydın' olmayı kimlik üzerinden ayıran Sarısözen yazısının Türk aydınlarına seslendiği son cümleleri kendi pozisyonunu göstermesi açısından hayli öğretici; "Çünkü onların (Öcalan ve Kandil MA.) yönettiği örgütler, biz Türk aydınlarının yönettiği örgütlere hiç mi hiç benzemiyor.". Eğer benzemiyorsa sorun, kendi ifade ettiği için söyleyeyim Sarısözen ve zihnen Sarısözen gibi olanlardadır.

'Çatı Partisi'nde kim siyaset yapacak?' başlıklı yazımda şu sorunun cevabının aradım, 'Farklı sol partiler, kuruluşlar, aydınlar ve yazarlarla yapılan ve hedefi bir 'çatı partisi' kurmak olan girişimler 2007 ve 2008'de başarısız olmuşken –ki ben o dönem bu girişimin 2 toplantısına davet üzerine katıldım-, 12 Haziran seçimlerinde oluşturulan blok üzerinden aynı deneme başarılı olabilir mi?'. Soru/m bu kadar net.

Ben birçok sebep ileri sürebilecekken iki temel nedenden dolayı 'çatı partisi' girişiminin başarılı olamayacağını söyledim. Neydi bunlar;

n Çatı Partisi'nin ana gövdesini 'kimlik siyaseti' yapan Kürt siyasetinin oluşturmasıdır.

n Bu girişimin toplumsal bir talep değil yani 'siyaset yapanlardan' değil, bizatihi Öcalan'dan gelmiş olmasıdır. Bu iki nedenden dolayı bu girişimin parti kurulsa dahi hedeflediği başarıyı (Türkiye Partisi olma) yakalayamayacağını ifade ettim.

Aslında ileri sürdüğüm bu iki nedenin içinde, böyle bir girişimin nasıl başarılı olabileceğinin formülü de gizli. Ama Sarısözen'in deyimiyle 'Kürt Özgürlük Hareketi'ne dayanışma içinde olan Türk aydınları - Sarısözen dahil-, dimağlarını o kadar teslim etmişler ki gerçekle bağları kopmuş adeta.

Eğer Sarısözen benim yukarda cevabını aradığım soruya 'çatı partisi neden başarılı olabilir' diye bir yazı ile cevap verseydi Kürt sorununun çözülmesine, siyasete daha önemli bir katkı yapmış olurdu. Sarısözen'in ifade ettiği gibi derdim Türk aydınlarının –artık kimse onlar- Kürt sorununa duyarlılıklarını törpülemek ya da azaltmak değil tersine, sorunun çözülmesine yapabilirsem katkı yapmaktır. Elbette Sarısözen'in "bu yazmayarak yapabilirisin" dediğini duyar gibiyim. Ama önemi yok.

Benden 'yaş'ça büyük bu Türk aydınlarının –ki bunların çoğu Marksist soldan geliyor- temel sorunları şu; hayatları boyunca yaşadıkları hayal kırıklığını hayatlarının son demlerinde kendi içinde homojen hale gelen Kürt siyasetinde itibar görmek. Bunun için Kürt siyasetine sadece akıl vermekle kalmıyorlar, sözcülüğe de soyunuyorlar. Kısaca kendilerini 'özel', 'önemli' hissettikleri için Kürt muhipliğe soyunuyorlar. Bu onlara yetiyorsa aynen devam edebilirler. Ama böyle davranarak Kürt siyasetine ve Kürtlere kötülük yaptıklarını fark etmelerinde fayda var.

Türkiye'nin yaşadığı değişim süreci, sadece siyasette değil gündelik hayatın her alanında büyük değişimlere yol açıyor. Entelektüel alandan medyaya kadar birçok alan bu değişimden nasibini alıyor. Her alanda yepyeni insanlar ortaya çıkıyor. 'Eski Türkiye'de elde ettekleri konumları, imtiyazları 'yeni Türkiye' koşullarında kaybedenler, kaybettiklerinin sorumlusu olarak AK Parti'yi görüyorlar. AK Parti'yi 'öteki' yapan her şeye neredeyse koşulsuz destek veriyorlar. Sorun sadece Kürt sorununa duyarlı olanların fikirlerini değiştirmesi değil, hiç fikri olmayanların bile Kürt soru üzerinden AK Parti'yi hedef almalarının nedeni bu.

Son olarak Sarısözen o soruma bir cevap vermeyip kafasında kurduğu 'Türk aydınlarının Kürtlere desteğinin önünü kesme' teorisini yazdı. Ama ben 'Çatı Partisi nasıl başarılı olur?' sorusuna kendi cevabımı vereyim;

* Bu girişim BDP'den değil, gerçek sol parti, kurum, aydın ve yazarlardan gelir ve söylem ve eylem olarak esas gövdeyi oluşturdukları zaman.

* Türk ya da Kürt fark etmeden aydın olmanın vasfının en başta şiddete de, üst iradeye de eleştirel bakacak kadar özgür olduğu hatırlayıp, sorunun çözümüne katkı sağladığı zaman.

Kendisini de 'Türk aydın' sınıfına koyan Sarısözen benim derdimi anlayacak mı önümüzdeki yazılarında göreceğiz.