• 2.08.2011 00:00
  • (2482)

 DTK'nın 14 Temmuz'un yıl dönümünde acil toplantıya çağırdığı delegeleri ile 'demokratik özerklik' ilan etti. İmralı'dan Kandil'e, KCK'dan DTK ve BDP'ye legal ve illegal Kürt siyasi hareketi, tek taraflı ilan ettikleri demokratik özerkliğin Kürt sorununu çözeceğine inanıyorlar. Oysa kendi açıklamalarına bakıldığı zaman demokratik özerklik ile yereli güçlendirmek yani idari bir yapısal değişiklik değil tersine kendileri bağlamından hem bölgesel hem de kimliksel ayrımı temel alan bir yönetim yapısı kurmak istekleri daha baskın görünüyor. Bu ise yerel yönetimlerin güçlendirilerek Kürt sorunun çözülmesi değil tersine 'kendi istedikleri çözümü' yerel adıyla tüm Kürtlere dayatmaktan başka bir şey değildir. Bir anlamda mevcut merkezi yapının küçük bir model olarak hayata geçirilmesi.

Bunun en somut göstergesi demokratik özerkliğin tek taraflı ilanıdır. Burada temel soru şudur; hem bölgede yaşayan Kürtler hem de Türkiyeli vatandaşların bu konuda ne düşündükleri demokratik özerkliği savunanlar için önemli midir?

Kabul edelim ki, çatı partisi hedefi gibi demokratik özerklik de gerçekle ilgisi olmayan tek taraflı ve 'siyasi olarak savunulamayan', 'apolitik' bir taleptir. Kürt sorununun alternatif çözüm olarak demokratik özerkliği sunmak en iyi bakışla kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Bu hali ile demokratik özerklik ilan edenlerin hedefi, gücü elinde bulunduran Kürtlerin diğer Kürtleri yönetme isteğinden başka bir şey değildir.

Oysa gerçekten Kürt sorununun çözülmesi açısından yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adem-i merkeziyet önemli bir katkı sağlayabilir ama bunun olmazsa olmaz ilkeleri vardır. Klasik demokrasinin yerini katılımcı demokrasiye bıraktığı bir dönemde 'otoriter zihniyet'e dayanan modellerin yaşama şansı yoktur.

Dünyada 1960'laran bu yaşanan küreselleşme dalgasının siyasal olarak en önemli sonucu yerelliğin yani adem-i merkeziyetin öne çıkmasıdır. Yani karar süreçlerinin en küçük ölçeğe indirgenmesi ve merkezi idarenin yetkilerinin yerele devri. Bunun doğal sonucu olarak yerel siyasetin güçlenmesi ve sorunların olabildiği ölçüde yerelde çözülmesidir. Böyle tanımlanan bir yerel siyasetin birbirini tamamlayan bazı öncülleri vardır. Bunlar;

 

  • Karar süreçlerinin ölçeğe bağlanması; Alınacak kararlarının niteliğine göre, katılımda dar ya da geniş ölçek uygulanması,
  •  

  • Karar süreçlerinin artması; Tüm sorun alanlarında ve konularda mümkün olduğu ölçüde yeni karar süreçleri oluşturmalı,
  •  

  • Katılımın arttırılması; Çoğalan karar süreçlerine katılımın arttırılması. Bunun içinde; a) Bürokratik formalite ve engeller kaldırılmalı, b) Teknolojik alt yapıyı gerçekleştirilmeli,
  •  

  • Şeffaflık; Karar süreçlerinin ve sonuçlarının, açık, ulaşılabilir nitelikte şeffaf olmalı, gizlilik ortadan kaldırılmalı,
  •  

  • Yeniden yapılanma; Yönetsel yapılanma tabandan tavana doğru düzenlenmeli, seçim kanallarını ve seçimi her seferinde yenilenmeli,
  •  

  • Denetim mekanizmalarının oluşturulması; İcraatların denetlenebilmesi ve gerekli değişikliklerin (geri çağırma, seçim yenileme vs.) yapılabilmesinin yolunu açık tutulmalı.
  • Bütün bu düzenlemeler niceliksel olmaktan ziyade nitelikseldir ve makro düzeyde bir değişimi ifade etmektedir. Farklı toplumsal taleplerin kamu sahasına yansıtılması, ölçekleri değişmekle birlikte gönüllülük ve katılım esaslarına dayanan çeşitli ara karar birimlerine (sivil inisiyatifler, gönüllü çalışma grupları, yurttaş girişimleri, çeşitli sivil birimler vs) devredilmiş olmaktadır. Bu şekilde sadece katılım değil, aynı zamanda denetim yolları da açılmaktadır.

    2005 yılında bugün Milli Eğitim Bakanı olan Ömer Dinçar'in hazırlamış olduğu yerel yönetimler reform tasarısı bu nitelikleri tam olarak karşılamasa bile yerel yönetimlerin güçlenmesi açısından çok önemli bir adımdı. Ancak o dönem bu tasarı Cumhurbaşkanı'ndan askerlerin ve medyannın etkisi ile döndü. Parantez açarak söylersek bugün ortaya çıkan bilgilerle bu tasarının neden hayata geçmediğini, kimler tarafından engellendiğini daha iyi biliyoruz. Elbette ki, Türkiye demokratikleşmesinin ve sivilleşmesinin bir yolu da yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden geçmektedir. Bu yapısal bir dönüşümün adresi de siyasettir.

    Siyaseti reddeden ve sahip olduğu yerel siyaset deneyiminde siyasetin yerelleşmesi bağlamında özgün modeller üretemeyen siyasi geleneğin ilan ettiği demokratik özerkliğin Kürt sorununu çözeceğine olan inançları koca bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Demokratik özerkliği savunmak bir siyaseten en doğal hakkıdır. Ama bunun yolu siyasetten yani farklı olanla konuşmaktan, onunla ortak bir gelecek kurma iradesine sahip çıkmaktan geçmektedir.

    Demokratik Özerkliği Kürt sorununu çözeceğini iddia edenlerin son günlerde artan şiddet karşısındaki sezsizlikleri asıl niyetlerini ortaya koymaktadır.