• 23.08.2011 00:00
  • (2478)

Herkes PKK'nın neden şiddeti, çözüme en yakın olduğumuz dönemde yükselttiğini anlamaya çalışıyor. Çok zor bir cevap değil aslında aradığımız. Örgütün genetiğinde var olan ve uygun konjoktürde ortaya çıkan bir cevaptan bahsediyoruz, çünkü.

Şunu da kabul etmek gerekiyor; PKK'nın Temmuz'dan itibaren şiddet çıtasını yükseltmesi bir sonuçtur. PKK'yı geçtiğimiz yıl 15 Haziran 2011'e kadar ilan ettiği eylemsizliği kendi kendine sorgulamasına yol açan esas gelişme Ocak ayından itibaren Arap dünyasında başlayan ve 'Arap Baharı' olarak anılan süreçtir. Tunus'ta kendini yakan işportacının çaktığı kıvılcım Tunus, Mısır ve Libya'da yönetimleri devirdi. Hakkını yememek lazım, bu süreci ilk okuyan ve Kürtlere çağrı yapan Abdullah Öcalan'dır. Özellikle üç hafta süren Tahrir Meydanı'ndaki eylemlerin Hüsnü Mübarek'i devirmesi en başta Abdullah Öcalan'ı etkilediği görülüyor.

4 Şubat 2011'de Öcalan avukatları ile görüşmesinde bu konuda şunları söylüyor; "Ben burada ancak sorunun çözümünde kolaylaştırıcı bir rol oynayabilirim. Devlet de bu süreçte üzerine düşen rolü oynamalıdır. Yok eğer bu çabalarımızdan sonuç alamazsak, çözüm gerçekleşmezse bu benim bu durumda rol almamın bir önemi kalmaz ve böylesi bir durumda Mart'la birlikte aradan çekilebilirim.... Mart'a ilişkin yaptığım açıklamalar da bir savaş çağrısı değildir."...

"Bundan sonra geliştirilecek olan özsavunma anlayışı, halkın her türlü örgütlenmesidir, halkın içinde yer aldığı bir özsavunma anlayışı geliştirilmelidir. Bir de ben özsavunma derken hep silah anlaşılıyor. En demokratik toplumların bile kendisini savunmaya ihtiyacı vardır. Bu silah demek değildir. Demokratik kitle gösterileri de bir özsavunma biçimidir. Örneğin Diyarbakır'da halk, Mısır'daki gibi günlerce sokaklardan ayrılmazsa, taleplerini dile getirirse, işte o zaman barış gelir, bakın bakalım o zaman AKP kalır mı kalmaz mı, işte o zaman Erdoğan'ın kendisi bu sorunun çözümünü talep edecektir. ... Kürt sorunun demokratik-barışçıl çözümünün yollarını arıyorum. Yeri gelmişken belirteyim; bu Tunus ve Mısır'daki gelişmeler de şunu gösterdi; Ben yıllar önce ve savunmalarımda 2000'li yılların halkların baharı olacağını belirtmiştim. Gelişmeler bu öngörümü doğruluyor."

4 Şubat'ta Öcalan'ın bu çağrısı PKK tarafından karşılık buldu. Öcalan ve Kandil'in onayı ile BDP, 'Türk Tahrir'i için teorik düzlemdeki tanımıyla hiçbir bağı olmayan sivil itaatsizlik adıyla Mart ayından itibaren bir eylemlilik süreci başlattı. Başlatılan eylemler iki açıdan işlevsel oldu. İlki girilen seçim sürecinde BDP tabanını yeniden mobilize etti, ikincisi ise BDP tabanı ile örgüt arasında yeniden bir örtüşme sağlandı.

Takip eden süreçte ne Diyarbakır'da ne Hakkari'de Tahrir Meydanı'nı gördük. Sivil itaatsizlik adı altında ayrıştırıcı dili körükleyen bir süreci izledik. Bu eylemler, bugünlere adım adım geldiğimizi işareti oldular.

Sonraki süreçte Öcalan'ın 1 Mart tehdidinden sonra 15 Haziran, 15 Temmuz örtülü tehditleri geldi, ama sonuç alınamadı. 9 Temmuz'da Öcalan'ın avukatlarının açıkladığı görüşme notları çok kritik bir eşik oldu. Öcalan; "15 Temmuz tarihi yanlış algılanmasın. 15 Temmuz dememizin sebebi heyetle yapacağımız son görüşme tarihinin 15 Temmuz'a yakın tarih olmasındandır. Zaten heyetle yapacağımız görüşmeyi daha erken gerçekleştirdik. Benim için esas olan bu görüşmeydi 15 Temmuz tarihi değil. Bu görüşmeyi de bugün gerçekleştirdiğimizden artık benim için 15 Temmuz'un bir hükmü ve bir anlamı kalmamıştır" ... "En son heyetle yaptığımız bugünkü görüşmede üzerinde uzlaştığımız en önemli ve atılması gereken pratik adım, Barış Konseyi'nin oluşturulmasına-kurulmasına ilişkindi. Heyetle Barış Konseyi'nin kurulmasına ilişkin bir mutabakata varmış durumdayız".

Öcalan devamla BDP'nin Meclis'e girmesinin önemine değinip; "Bu kriz çözülür mü çözülmez mi bilemiyorum. Ancak BDP daha önceki gibi oyunlara gelmemelidir. Daha önce söylediğimiz gibi hükümetle bir mutabakata varılarak yemin edebilirler." dedi.

İşte ne olduysa bu açıklamadan sonra oldu. PKK önce Tunceli'de sonra Diyarbakır'da yol kesip işçi ve asker kaçırdı. Sonra örgüt kendisi açısından sembolik bir tarih olan 14 Temmuz'da Silvan baskınını gerçekleştirdi, DTK demokratik özerklik ilan etti. 9 Temmuz'dan 14 Temmuz'a kadar olan süreçte PKK ve DTK'nın adımlarının tek bir anlamı var; Öcalan'ın görüşmelerinin bir hükmü yok -ki Mustafa Karasu bunları açık açık yazdı- ve biz demokratik çözümde yokuz.

Peki PKK neden bu yolu tercih etti? Arap Baharı'ndan etkilenen Öcalan, 4 Şubat'ta önerdiği "Kürt sorunun çözülmesi için Diyarbakır'ın Tahrir olabilir" önerisinden 9 Temmuz'da vazgeçerken; PKK neden şiddete devam dedi?

Bu sorunun tek bir cevabı var; PKK'nın Arap Baharı ile başlayan süreci kendini yeniden kanıtlamak için fırsat olarak gördü. Arap Baharı Türkiye'yi bölgede öne çıkarırken, bundan rahatsız olan Suriye ve İran PKK ile işbirliğine gittiler. PKK bir kez daha ulus-devletler arasındaki oyuna bir aktör olarak değil 'taşeron örgüt' olarak katılmayı tercih etti. Ve aldığı güçle Öcalan'a rağmen savaş dedi. PKK'nın çözüme en yakın noktada şiddeti arttırması, Kürt sorununa olan duyarlılığından, Kürtlerin çıkarlarından çok; i) kendi varlığını güçlendirme, ii) bu güçle devletle masaya dahil olma girişiminden başka bir şey değildir. Ancak Türkiye içindeki şiddeti arttırarak, Türkiye'nin bölgesel aktör olma gücünü kırma girişimi tam tersine sonuç verebilir. Çünkü dünya konjonktürü Türkiye'den yanadır.

Son olarak PKK'nın sadece Suriye ve İran ile dirsek temasında olmadığı da açıktır. Bu senaryonun arkasında başka ülkeler de var. Çünkü yaşadığımız süreçte sadece Doğu aklı yok, Batılı bir akıl da var.

Yeniden karanlık bir sürece girdik ama hiçbir şey bitmiş değil. Mesela sunlar olsa; 1) BDP Meclis'e gelmek istiyorum diyerek siyasete sahip çıksa, 2) CHP ya da AK Parti Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırsa, 3) Yeni anayasa için partiler arası uzlaşma komisyonu kurulsa, 4) BDP, PKK ya ciddi ve anlamlı bir şiddete son ver çağrısı yapsa, 5) Öcalan yeniden devreye girse barışa yeniden yaklaşmamız içten olmaz. Olmaz mı diyorusunuz. Olur, olmalı, çünkü barıştan başka çare yok...