• 27.08.2011 00:00
  • (2386)

 Kürt sorununun çözümünde zor zamanlardayız. Böyle zamanlarda barışı savunmak, barış çağrısı yapmak her zamankinden daha önemli hale geliyor.

Ancak şunu da biliyoruz ki, böyle zamanlarda yapılan her barış çağrısı da, umut edilen, beklenilen etkiyi yapmıyor. Bence yaptıkları anlamlı çağrıların etkisizliği üzerinde, çağrıyı yapanların düşünmeleri ve özeleştiri yapmaları gerekiyor.

Bu duruma yol açan iki neden var. İlki cemaatleşme, ikincisi ise yanlış muhataba seslenme.

İlkinden başlayalım. Türkiye'de pek çok alan gibi sivil toplum alanı da Batı'daki örneklerinden çok farklı gelişti. Batı'da sivil toplum, devlet ile toplum arasında, toplum adına siyasete katılımı ima ederken; Türkiye'de sivil toplum uzun yıllar devletin eksik bıraktığı alanlarda, devlet rolüne soyunan, devletin yapması gerekenleri yapan, devletin işbirlikçisi kurumlar olarak

1980'lerden sonra ortaya çıkan sivil toplum hareketleri, sahiplendikleri sorunları kamusal alana taşıyan, duyarlılık geliştiren kurumlar oldular ve doğaları gereği de politik oldular.

Ancak sonraki yıllarda bu kurumların bir çoğu, yapısal bir dönüşüm geçirerek, benim 'STK'cılık olarak tanımladığım hastalığa yakalandılar. Yani sahiplendikleri sorunun çözülmesini önceleyen kurum olmaktan çıkıp, kurumun varlığını sürdürmek için proje üreten anlayışa evrildiler. Kurum yapısal olarak profesyonelleştikçe, esas sorunsal ikinci planda kaldı ve kurumun devamlılığı, dert edilen sorunsalın önüne geçti. Özellikle yurt dışından kaynak bulmak için proje yazan profesyoneller, proje yöneticileri, uzmanlar, proje yazma danışmanları ortaya çıktı. 1980'lerden 2010'lara Türkiye'de sivil toplum, kapasite geliştirme, siyasetin alanının genişlemesi işlevinden çok kurumsal devamlılığın öne geçtiği bir serüven yaşad. Ben bu duruma 'STK'cılık diyorum.

Burada bir parantez açarak şu benzetmeyi yapmak yanlış olmayacaktır diye düşünüyorum. Bugün Kürt sorunu bağlamında PKK, yukarıda tanımladığım STKcılık hastalığına yakalanmış bir örgüttür. Kürt sorununun çözülmesi için toplumsal duyarlılık yaratmayı hedefleyen PKK, terör eylemleri ile bu farkındalığı yaratmış ve hedefine ulaşmıştır. Türkiye'de son dönemdeki bütün çözüm çabalarına rağmen PKK, eğer şiddeti hala tek seçenek olarak kullanıyorsa; bunun nedeni Kürtler, Kürt sorunu değil, örgütün varlığının, kurulan maddi ilişkiler ağının devamı içindir. Yani örgütün devamlılığı bugün Kürt sorununun önüne geçmiştir. Parantezi kapatalım.

Sivil toplum hareketinin, STKcılığa dönüşmesi aynı zamanda sekter bir cemaatleşmeyi ima eder. STK'larda yaşanan profesyonelleşmenin -ki bu aynı zamanda bir yabancılaşmadır- bu STK'ların fikri önderleri ve destekçileri olan kamusal aktörler açısından fark edilmeyen, hatta üzerinde düşünülmeyen bir durum olduğu açık.

Bugün eğer her toplumsal harekette aynı insanlar, her toplantıda benzer simalar yanyana geliyorsa ve kendi aralarında bir şikayet olarak seslendiyorlarsa; bunun temel nedeni de, bu hareketlere öncülük eden kişilerin bilerek ya da bilmeyerek yol açtıkları bu cemaatleşmedir.

Eğer bugün Kürt sorunu için yapılan barış çağrıları etkisizse, bunun ilk nedeni bu cemaatleşme ve yol açtığı inandırıcılık sorunudur.

Elbette cemaatleşme tek sorun değil. Bu çağrıların karşılıksız kalmasında boşluğa savrulmasında ikinci ve önemli bir neden daha var; Çağrıyı yapanların kendileri çok kabul etmese yanlış muhataba seslenmeleridir. Bunun nedeni de açık biçimde taraf olmalarıdır.

Bu taraflılık özellikle Kürt sorununda çok açık. Mesela Barış Meclisi'nin, mesela BDP listelerinden milletvekili seçilen Sırrı Sürayya Önder ve Ertuğrul Kürkçü'nün yaptıkları çağrıların etkisi ne kadar olabilir? Hem devlete hem örgüte aynı anda çağr yapmak ne kadar etkili olur?

Bütün iyi niyetlerine rağmen çok düşük olur hatta olmaz. Çünkü bu kurumlar ve isimler, Kürt sorunu özelinde taraftırlar. Ve mesafe almadan yapılan çağrıların etkise neredeyse sıfırdır.

Peki bu dönemde gerçekten barışa katkı yapacak çağrı kim tarafından ve nasıl yapılırsa etkili olur?

Bunu bir örnek vererek açıklamaya çalışayım. 2008 Türk hukuk tarihinde kara bir yıldır. Önce TBMM'de 411 oy ile kabul edilen ve başörtülü öğrencilerin üniversiteye gidebilmesinin önünü açan yasa CHP tarafından Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) götürüldü. AYM, anayasal bir suç işleyerek yerindelik denetimi yaptı ve yasayı iptal etti. Sonra AK Parti için kapatma davası açıldı. AYM, AK Parti'yi laiklik karşıtı eylemlerin odağı gördü, 6-5 çoğunlukla partinin kapatılması yönünde karar verdi ancak yasal çoğunluk olan 7 oy çıkmadığı için parti kapatılamadı. Her iki davada AYM, aynı raportöre görev verdi; Anayasa Hukukçusu Doç. Dr. Osman Can'a. Can her iki dava için hazırladığı raporlarda özgürlükçü pozisyonu savundu. Daha önce kamuoyunun sadece yazılarıyla tanıdığı Can, bir anda çok önemli bir figür oldu, neden? Can'ın raporlardaki tespitler ilk defa yapılan, ilk defa dilegetirilen vörüşler miydi, hayır. O düşnceleri onlarca hukukçusöylediği halde, neden Can öne çıktı?

Can'ı öne çıkaran görüşleri değil, kurumu oldu. Çünkü Can, Türkiye'nin önündeki vesayet kurumlarından biri olan AYM'nin bilinen yaklaşımının dışında görüşler ileri sürdüğü için öne çıktı. Ve kamusal aktör oldu.

Bu örnekten çıkarak, şunu söylemek istiyorum; Kürt sorunu konusunda yaptıkları çağrının anlamlı ve etki yaratmasının tek şartı, yakın olduklar merkeze merkeze mesafe almalarındadır. Bu yüzden Barış Meclisi'nin, BDP'nin, Önder ve Kürkçü'nün hem devlete hem PKK'ya yaptıkları barış çağrılarının karşılık bulması mümkün değildir. Yani devlet operasyonları, PKK saldırıları durdursun çağrısı iyi niyetli ama gerçekle bağı olmayan çağrılardır. Çünkü bu kişi ve kurumlar taraftır ve muhatapları devlet değil prçası oldukları siyasettir. Bu yüzden bu kişi ve kurumların devlete değil doğrudan PKK'ya çağrı yapmaları önemlidir. İnandırıcıkları ve etkisi daha büyük olan bu yönde bir çağrıdır.

Tabi bunu simetrisi de geçerlidir. Yani AK Parti ve devlete yakın kişi ve kurumların da, devlete ve partiye daha somut adımlar atması çağrısı anlamlıdır.

Ancak şu anda var olan şiddetin esas kanağının PKK olduğunu düşünürsek, bu çevreden örgüte yapılacak çağrılar daha da önem kazanmaktadır. Bu yüzden BDP, bugünlerde her zamankinden daha fazla önemli. BDP'li vekillere her zamankinden daha fazla sorumluluk düşüyor. Meclis'e gelmeleri bile tek başına içinde olduğumuz sert iklimin yumuşamasında kendilerinin bile inanamayacakları kadar etkili olabilir.

Bunları yazarken bu vekilerden sadece şunu istiyoruz; 'off the record' konuşurken söylediklerini yapmalarını. Yani inandıkları gibi olmalarını... Hem kendi vicdanları hem de genç insanların ölmemesi için bunu yapmalılar.

Barış çağrısı yapacaklar şunu unutmamalı, çağrılarının anlamlı olmasının iki koşulu var; i)dar cemaatlerinin dışına çıkmaları ve ii) parçası oldukarı tarafı eleştirmeleri.