• 6.09.2011 00:00
  • (3200)

BM'nin hazırladığı Palmer Raporu,Türkiye-İsrail ilişkilerini onarılmaz biçimde tahrip etti. Raporun Türkiye tarafından kabul edilemeyecek olması ve muhtemelen bu yüzden açıklanmadan önce medyaya sızdırılmasının; bir tür tepki ölçme hedefi taşıdığı da aşikâr. Bu hamle aslında bir tür 'rest'ti ve Türkiye bu resti gördü.

Peki Türkiye'nin tepkisi abartılı mı?

Türkiye duygularıyla mı hareket ediyor?

Bunun gibi çoğaltılacak ama özünde Türkiye'nin sınırları zorladığını söylemek isteyen bu sorulara verilecek bir cevap var; Türkiye yapması gerekeni, bölgesel bir aktör olmanın gereğini yaptı. Unutmayın, ülkelerin duyguları yok ama ülkeler adına karar verenler insan ve duyguları var.

Konuya birbirine bağlı iki noktadan bakmakta yarar var; İlki raporun içeriği, ikincisi Türkiye'nin tavrının anlamı.

İlkinden başlayalım. Palmer Raporu geçtiğimiz yıl Mayıs ayında; çoğunluğu Türkiyeli vatandaşlardan oluşan çok uluslu bir yardım gemisinin uluslararası sularda İsrail tarafından saldırıya uğramasını araştıran bir rapor.

Rapor okunduğunda Türkiye'nin ileri sürdüğü hiçbir tezin kabul edilmediği gerçeğini görüyoruz. Rapor, i)Gazze'ye uygulanan ablukayı haklı görüyor -ki, bu BM'nin daha önce bu konuda almış olduğu kararlara da ters-, ii)İsrail askerlerinin uluslararası sularda yardım gemisine müdahalesini haklı ve meşru ama abartılı görüyor.

Raporun Türkiye tarafından kabul edilmesi elbette beklenemez. Ama raporun BM tarafından hazırlanmış olması da bir şeyi değiştirmez. Çünkü burada rapor kadar sorunlu olan BM'nin konumu, misyonu kısaca kendisidir.

Tam bu noktada ikinci konuyu yani Türkiye'nin tavrına bakmakta yarar var. Rapor karşısında Türkiye hemen siyasi bazı adımları devreye soktu ve bir dizi yaptırımı devreye sokma kararı aldı. Üstelik bu kararlar hem bazı uluslararası kurum hem de bazı ülke tarafından desteklendi. Benzer bir durumu bundan 10 yıl önce tahayyül etmek mümkün olmazdı.

Türkiye'nin bu tavrının temel nedeni değişen dünya ve oluşan yeni güç dengeleridir.

YENİ TÜRKİYE VE YENİ PARADİGMASI

Türkiye'deki siyaset üzerine yazarken hareket ettiğimiz bir paradigma var; Yeni Türkiye. Buradaki 'yeni' sadece sembolik bir anlam taşımıyor aynı zamanda niteliksel değişimi ifade ediyor.

Bu değişim, son çeyrek yüzyılda toplumsal düzlemde kendini hissettirmeye başladı. 1990'larla birlikte önce kamusallaştı, sonra siyasallaştı. AK Parti iktidarı, bu değişimin ana aktörünün bizatihi değişimin taşıyıcı olma halini ifade ediyor. Ama bu değişim bitmiş değil, toplumsal hareketlilik devam ediyor. Bugün siyasal alandan askeri alana, ekonomiden sanat ve kültüre Türkiye ilk kez kendisi gibi oluyor, normalleşiyor. Cumhuriyetin kuruluşunda gerçekleşmeyen toplumsallaşma yavaş da olsa hayata geçiyor. Ancak 80 yıl boyunca toplum alamamış bir ülkenin bunu 10-20 yıl içinde yapması kolay değil.

Bu siyasal okuma paradigmasının ikinci bir boyutu var; o da dünyadaki zihinsel değişim yani Yeni Dünya. Türkiye'nin 1990'larda yaşadığı değişim sürecini, dünya 1960'larda yaşamaya başladı. 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması bu değişim sonuçlanması değil hızlanmasına yol açtı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ile dünyada hem yeni bir siyasal anlayış hem de yeni bir küresel hiyerarşi yeniden inşa süreci başladı.

Yeni siyasal anlayışın temel nosyonu; katılımcılık.

Yeni küresel hiyerarşi oluşumunun temel nosyonu da; risk almak oldu.

Katılımcı demokrasinin giderek yükselmesi bu değişimin bir parçası. İki kutuplu dünya, yerini tek kutuplu ama çok bölgeli güç bloklarına bıraktı. Her güç bloku ülkelerin risk aldıkça yükselecekleri yeni bir hiyerarşi ortaya çıkardı. Eskiden iki kutup arasında birinin yanında olmak, ülkeler açısından neredeyse 'sıfır risk' anlamını taşıyordu. Ama yeni paradigmada 'güç' olmak siyaset yapmak yani risk almak ile mümkün. Dış politikada risk almak yani siyaset yapmak ise içerde demokratik bir meşruiyet ile mümkün. Türkiye'nin son yıllarda dış politikada bu kadar etkin olmasının temel nedeni kuşkusuz bu toplumsal meşruiyeti.

Kısaca değişim, sadece Türkiye'ye özgü ve bizim 'Yeni Türkiye' ifademizle sınırlı değil; daha büyük fotoğrafta 'Eski Dünya'dan 'Yeni Dünya'ya evriliyor.

YENİ İSRAİLLİLERİN YAŞAMAK İSTEDİĞİ DÜNYA

Bugün Türkiye'nin BM Raporu'na ve İsrail'e tavrı, sadece 'Yeni Türkiye' paradigması içinde değil, 'Yeni Dünya' paradigması içinde okunduğunda anlamlı ve uygun bir tavırdır. BM Raporu ve İsrail'in tavrı 'Eski Dünya'ya özgüdür.

Bugün dünya büyük bir değişimin içinden geçiyorken; Ortadoğu değişiyor ve değişmeye devam ediyorken, İsrail'in bölgedeki en büyük müttefiki Mısır artık yokken İsrail'in eski dünyada kalması kendi sonu demektir. Arkasında ABD ve lobi gücü olsa bile. Bu hali ile İsrail sadece kendini yalnızlaştırıp, dünya ile karşı karşıya geliyor.

Önceki gün İsrail'de yaklaşık 500 bin kişi meydanlarda idi. Gösterileri düzenleyen Ulusal Öğrenci Sendikası Başkanı Itzik Shmuli İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'ya şöyle seslenmiş; "Başbakan, bize iyi bak, biz yeni İsraillileriz. ... Yeni İsrailliler vazgeçmeyecek. Onlar değişim istiyor ve gerçek çözümler bulunana kadar asla durmayacaklar". Sizce meydanlardaki insanların kendilerine 'Yeni İsraililer' demesi bir tesadüf mü?

Görünen o ki bu değişim sadece ülkeleri etkilemeyecek, değişimden nasibini alacak uluslar arası kurumlar da var ve bunların başında BM var. Palmer Raporu belki de bu değişimi biraza daha hızlandıracak bir etki yapabilir.