• 8.09.2011 00:00
  • (4461)

12 Haziran seçimlerinde milletvekili seçilen Sırrı Süreyya Önder geçtiğimiz günlerde Radikal'de, aynı gazetenin hafta sonu ekinde yazan Fuat Keyman'ı eleştiren bir yazı kaleme aldı; 'Fuat Keyman'ın sağa çekmesi'. Yazı her ne kadar Keyman'ı hedef alsa da, özet olarak son dönemde BDP'ye yönelik özgürlükçü soldan yapılan eleştirilere toplu cevap olarak da okunabilir. Takip edebildiğim kadarıyla aynı gazetede geçtiğimiz hafta da Koray Çalışkan Kürt sorunu bağlamında 'Kürt sorununda radikal kafa karışıklığı' başlıklı yazısında isim vermeden Keyman'ı eleştirmişti. Milliyet'te Nuray Mert'in 'BDP'ye yüklenmenin kolaycılığı' başlıklı yazısı da aynı şekilde BDP'ye yapılan eleştirilere cevap niteliği taşıyordu.

Elbette niyetim Keyman'ı savunup, bu yazılara cevap vermek değil. Bu üç yazıdan benim çıkardığım sonuç şu; CHP dışında kendini solda tanımlayan siyasi partiler, yazarlar, akademisyenler arasında 12 Eylül 2010'da yapılan referandumda yaşanan ayrışmadan sonra, Kürt sorununda artan şiddet karşısında BDP'nin siyasetsizliği üzerinden yeni bir ayrışmanın filizlendiğidir. Ki, bu olumlu bir gelişmedir.

Benim 'filizlendi' dediğim ayrışma esasında 12 Haziran seçimlerinde yaşandı. Referandumda 'yetmez ama evet' diyen bazı siyasi partiler (DSİP, EDP) 12 Haziran seçimlerinde BDP listelerinden bağımsız adayları destekleyen Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku içinde yer aldılar ve Blok adaylarını desteklediler. Ki bu bloku oluşturan 17 parti ve kuruma* bakıldığında burada asıl gücün BDP olduğu açıktır. Bu açıdan BDP'nin tavrı üzerinden yaşanan ayrışma, blokun muhtemel oy oranında düşüşe yol açmayacaktır ama ayrışmaya yol açan tartışma önemlidir. Çünkü burada tartışmanın 'nesne'si BDP olsa da esas tartışılan konu 'siyaset'tir.

Fuat Keyman'ın 12 Haziran seçimlerinden önce oy kullanacağı İstanbul 2. Seçim çevresinde Sırrı Süreyya Önder'e oy vereceğini Önder'in yazısından öğrendik. Keyman'ın seçimlerden hemen sonra PKK'nın artan şiddeti karşısında BDP'yi, "BDP, Silvan'dan, Çukurca'dan sonra değil, askeri uçaklar bomba yağdırmaya başlayınca siyaset yapıyor", "BDP parlamentoyu boykot ederek, kendisini tümüyle PKK'ya, DTK'ya ve KCK'ya güdümlü konuma getiriyor, ölümlere ve şiddete tavırsız kalıyor, içini dolduramadığı Demokratik Özerklik kavramının arkasına sığınarak siyasi etkisini sıfırlıyor" cümleleri ile eleştirmesi Önder'i hayli rahatsız etmiş gözüküyor. Benzer rahatsızlığın Çalışkan'da da olduğu anlaşılıyor.

Gerek Önder, gerek Çalışkan gerekse Mert acaba şu soruyu kendilerine sordular mı; "BDP neden bu kadar eleştiriliyor?"

Elbette bu soruyu kendilerine sormadıklarını düşünmek saflık olur. Sorun bu soruya verdikleri cevaptan tatmin olmamalarında. Muhtemelen onların bu eleştirilere bakışı; "BDP'ye üstten bakmak" (SSÖ), "BDP'ye yapması gerekeni anımsatmak" (KÇ), "BDP'ye ne olmaları gerektiği" (NM) şeklinde.

Sanırım esas ayrışma bu noktada. BDP'ye yapılan eleştirilerin arasında elbette bunları amaçlayan da olabilir ama 'demokrat'lardan gelen eleştirilerin ortak keseni BDP'nin "siyasete sahip çıkması", "siyaset yapması", "Meclis'te olması" talebidir. Üstelik bu eleştiriler BDP'yi süreçte 'nesne' değil 'özne' olmaya çağıran talepler ve daha önemlisi BDP'ye önem verildiği için yapıldığını unutmamak gerekiyor. Bu eleştirilerden BDP'ye yönelik art niyet aramak ancak kendini bu süreçte artan şiddet diline teslim etmekle mümkündür ki, Önder'in durumu tam da budur.

Yazı polemik yazısı değil dedim ama şunu yazmadan bitirmeye içim elvermiyor. Önder yazısında "Oysa BDP, tek talebi barış olan bir sivil toplum kuruluşu değil, ülkenin yönetiminde söz sahibi olma iddiasında olan ve bu iddianın arkasına en ciddi iradeyi koyabilen bir parti konumunda" (vurgu Önder'e ait. MA) diye yazmış. Yazdığına göre inanmaktan başka çaremiz yok. Bunu yazdıktan sonra Önder'e ne yazsak boş.

Bu konuda Önder'e en iyi cevabı yazısının çıktığı gün Tarhan Erdem vermişti. Erdem, 'BDP Kongresi'nde ne oldu? Ne karar verildi?' sorularını sorduktan sonra cevabını "Gerçekte yeni bir karar vermedi, yeni bir politika belirlemedi, 'başkalarının' belirlediği politikalar onaylandı, başkanlarının seçtikleri 'kongrece seçildi'! Niçin böyle oldu? Kongrenin gerçekten 'Kongre' olması için önce BDP ciddi bir 'siyasal parti' olmalıydı. Oysa BDP seçilenlerin değil, adını bilmediğimiz veya çoğunu bilmediğimiz kişiler tarafından yönetilen bir araçtır" şeklinde veriyor ve ilerleyen satırlarda da şu önemli tespiti yapıyor; "İtiraf edilemeyen şudur: BDP henüz bağımsız bir siyasal parti değil; yasadışı bir örgütün fiili gücüyle yaşayan bir oluşumdur."

Bunun üzerine ekleyecek bir sözünüz var mı?

Eğer varsa bunu önce şiddete karşı çıkarak yapın. Tunceli'de halı saha maçı yapan polisleri, onların eşlerini uzun namlulu silahlarla öldürenlere söz söyleyin. Söyleyecek sözünüz yoksa istifa edin. Edin çünkü, biz sizi sinemacı olarak sevmiştik, siyasetçi olarak kendinizi bitiriyorsunuz.

* Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku, Barış ve Demokrasi Partisi, Emek Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, Devrimci İşçi Partisi, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, İşçilerin Kardeşliği Partisi, İşçilerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Demokrasi Partisi, Demokrasi ve Özgürlük Hareketi, İşçi Cephesi, KÖZ, Sosyalist Birlik Hareketi, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Sosyalist Dayanışma Platformu, Türkiye Gerçeği ve Toplumsal Özgürlük Platformu'ndan oluşuyor. Bu blokta yer alan parti ve kurumların çoğunluğunun, Kürt sorununun çözümünden çok AK Parti karşıtı olmalarını da bir yere not düşmekte fayda var.