• 10.09.2011 00:00
  • (2590)

Kürt sorununda çözüme yaklaştığımız süreçte birden işlerin terse dönmesi; şiddetin ölçüsüz biçimde gündelik hayatımızın parçası olması hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir durum.

Artan şiddet karşısında BDP'ye yönelik yapılan "siyaset sahip çık", "Meclis'e dön" çağrılarını, 'BDP'ye yüklenmenin kolaycılığı' olarak açıklama ve itiraz etme noktasını artık geçtiğimizi düşünüyorum. Çünkü karşımızda BDP'nin de sessiz kalarak parçası olduğu bir şiddet sarmalı var.

Önceki gün bu sayfada Hakan Özden'in, 'Son altı ayda PKK, BDP' başlıklı bir yazısı yayınlandı. Özden yazısında şiddetin neredeyse sistematik biçimde, adım nasıl arttığını tarihleri ile yazdı. Şiddetin bu kadar gündelik hayatımızın içine sızması üstelik bütün bunların sorunun çözümü için görüşmelerin sürdüğü bir süreçte yapılması açık ki, bu eylemi yapan gücün, çözüme ve/ya parçası olmadığı bir çözüme itirazının bir sonucu. Açıkça Kandil çözüm istemiyor ve kendileri açısından 'son savaş' dedikleri bir süreci başlattılar.

Peki ya sivil siyaset adına "çözüm istiyoruz", "çözüm için bir şeyler yapılmalı" diyenler ve onları destekleyenlere ne demeli?

Bu çağrıyı yapanlara inanmalı mıyız?

İnanmak istiyoruz ama inanmak için elimizde yeterince kanıt yok.

Çünkü, Mart ayından itibaren artan şiddet karşısında sustular.

Çünkü 12 Haziran seçimlerinde AK Parti karşısında başarı elde etmek için siyaset yerine şiddete sahip çıkmak kolaylarına geldi. Hiç siyaset yapmadıkları için, siyaset yapmamanın bedeli yoktu. AK Parti'nin seçimlerde bölgede tutturduğu dışlayıcı milliyetçi dile siyasetle değil, şiddetin mobilize ettiği taban üzerinden cevap vermeyi seçtiler. Diyarbakır'da yakın arkadaş oldukların Galip Ensarioğlu'nun, Mehmet Emin Aktar'ın, Orhan Miroğlu'nun hedef tahtasına konmasına karşı çıkmadılar.

Demokrat olmadıklarını düşündükleri AK Parti'ye, demokratlığın dışladığı otoriter zihniyet içinden cevap verdiler. Üstelik özel konuşmalarda -off the record- kaydını düşerek bu şiddeti her fırsatta lanetleyen BDP'liler sustular. O şiddete teslim oldular.

Susanlar sadece onlar mı? Değil.

AK Parti'li görünmemek, AK Parti'li olmamak hatta meşruiyetini neredeyse AK Parti karşıtlığı üzerine kurmuş bazı akademisyenler, kanat önderleri, STK temsilcileri, siyasi parti liderlerinden bazıları vekil olabilmek için BDP öncülüğünde kurulan 'Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku'nu desteklediler. Bu bloku destekleyenlerden de ne yazık ki şiddete güçlü bir itiraz duymadık. Daha bir yıl önceye kadar Öcalan'a 'ajan' diyenler bir anda Öcalan'a 'Başkan' dediler. Partilerinin seçimlerde aldıkları binde yarım oyla yetinmeyip, hayatta 'bir şey' olmak için şiddete bile rıza gösterenlerin 'barış çağrıları' samimi olabilir mi?

Çağrılarını, imza kampanyalarını duyduk ama bunlar sonuçsuz kalmaya mahkum iyi niyetli girişimlerden başka bir şey olmadı. Daha önce yazdık taraf oldukları halde; "devlet de, PKK'da şiddet bıraksın", "şiddet çözüm değil" gibi ilkokul öğrencilerinin bile ezberlediği klişelerle seslendiler. Hâlâ devam ediyorlar. Her biri yanlış muhataba seslendiği için sonuçsuz kalmıyor mu, çağrılar boşluğa savrulmuyor mu?

Kısaca şiddetin diline teslim olanlar sadece BDP'liler değil.

Kabul edelim, şiddet sadece BDP'lileri değil, BDP üzerinden elde ettikleri 'bir şey' olma duygusunu tatmin edenleri de esir almış durumda. Bu gönüllü teslimiyet aslında.

BDP'lileri anlamak nispeten daha kolay olsa da, diğerlerini anlamak giderek zorlaşıyor. AK Parti'nin siyaseti bu kadar domine etmesinin sonucu olarak kafalarında yarattıkları 'karşıtlığın' giderek 'nefret'e dönüşmesi gerçekten travmatik bir durum. Belki de şiddete bu denli sessiz kalma bu travmanın sonucu.

Kabul edelim ki, herkes için samimiyet testinin zamanı geldi geçiyor.

Artık BDP'nin içindekilerin de, BDP'ye destek olan aydınların, kanaat önderlerinin, STK'ların ve partilerin de bir yol ayrıma geldiği gerçek.

12 Eylül Referandumu'ndan solda yaşanan ayrışma her ne kadar 12 Haziran'da 'blok' üzerinden kısmen tamir edildiyse de; artan şiddet karşısında BDP'nin ve blok destekçilerinin sessizliği yeni bir ayrışmayı kaçınılmaz kılıyor.

Bulunduğumuz noktada hiç kimsenin yaşanan şiddet karşısında sessiz kalması mümkün değil. Şiddet karşısında sessizlik, vicdanı olanlar için katlanılabilir olmaktan çıkıyor çünkü. Artık kimsenin yalan söylemesine gerek yok. Herkes açıkça fikrini söylemeli ve inandığı düşünceler için Meclis'e gelip siyaset yapmalı.