• 16.09.2011 00:00
  • (2929)

Önce gün sız/dırıl/an MİT ile PKK temsilcileri arasındaki görüşme notları Kürt sorununun çözülmesi konusunda çok ciddi yol alındığını gösteriyor. Ortaya çıkan bu notlar aslında Türkiye'nin 12 Eylül Referandumu'nda, 12 Haziran Seçimleri'nde borsa dili ile söylersek satın aldığı gerçeklerdir. İki gündür bu görüşme notlarının detaylarını, sayılarını, süreci ayrıntıları vs. okudunuz. Bunları tekrar yazmanın bir yararı yok. Ama yazılan ve tekrar yazılmasında fayda gördüğüm iki önemli nokta var. İlki siyaset. Siyasetin çözüm için ne kadar önemli olduğu. İkincisi ise, İmralı ile Kandil arasındaki uyumsuzluğun eskiye dayandığıdır.

Görüşme koordinatör ülke temsilcilerinin yanında dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, şu anda MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan, KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, PKK'nın Avrupa sorumlusu Sabri Ok, Kongra-Gel Başkan Yardımcısı Zübeyir Aydar var. Görüşmeye katılanlardan şüphesiz en önemli isim şu anda MİT Müsteşarı olan ve yapılan görüşme heyetine Müsteşar Yardımcısı sıfatı ile yeni katılan Hakan Fidan. Hakan Fidan neden önemli? Görüşmedeki sözleri ile ifade edersek; "Olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli, daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hâsıl olunca Sayın Başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. ... Hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti Türkiye'deki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye, realize etmeye çalışıyor. ... Hem sizle, hem Sayın Öcalan'la bizim perspektifimiz bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi. İşte bir defa görüştük, beş ay sonra... Yok, bunu sistematik bir şekilde... Yoğun iletişimle biz birtakım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz".

Görüşme notlarından çıkan, 5. yapılan bu görüşmelerin farklı yerlerde gerçekleştiğidir. Görüşmeye Hakan Fidan'ın hem Müsteşar Yardımcısı hem de Başbakan (yani hükümet ve siyaset) adına katılması, ilk 4 görüşmede alınan mesafeyi siyasal olarak da sahiplenmek anlamını taşıdığı için önemlidir. Fidan'ın bu kapsamda İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan ile aynı sıfat ile görüştüğünü de eklerseniz aslında son dönemde gerek PKK çevresinde gerekse BDP çevresinde sıkça dillendirilen; AK Parti'nin Kürt sorununun çözümünü istemediğini hatta 2007'den bu yana Kürt siyasetini ve PKK'yı sistematik biçimde asimile etmek istediği tezinin ne kadar temelsiz olduğunu görürüz. 2010'nun başında yapılan 5. tur görüşme bunun gerçeğe uymadığını göstermektedir. Bırakalım 2010 başını, 2011 yılının Temmuzu'nun ilk haftasında Öcalan'ın devletle barış konseyi kurulması konusunda anlaştığı. 8 Temmuz tarihli avukat görüşme notlarından biliyoruz. Hatta bir adım daha atalım Silvan Saldırısı'nın olduğu 14 Temmuz sonrasında bile Öcalan ile devletin görüştüğü ve görüşenlerin çözüm yönünde irade koyduğu bir gerçektir.

Gerek 2010'un başında yapılan bu görüşme sonrasındaki gelişmelerde gerekse 2011'de Mayıs, Haziran, Temmuz aylarında Öcalan ile yapılan görüşmelerden sonraki süreçte artan şiddete bakıldığında Öcalan ile Kandil hattı arasında bir uyumsuzluğun var olduğu görünmektedir.

Çünkü;

* 2010'un başında yapılan bu görüşme biterken koordinatör ülke temsilcisinin dağa da, Avrupa'ya da gideceğiz sözlerini; i) Mart 2010'dan itibaren artan şiddet, ii) BDP'nin anayasa değişikliğindeki tavrı, iii) bu kadar açık görüşme trafiği varken 'Balıkçı'nın devreye girerek 15 Ağustos'ta eylemsizlik kararı ilan etmesini birleştirdiğinizde Öcalan ile Kandil arasındaki uyumsuzluğu net biçimde görmek mümkün.

* İkincisi uyumsuzluk göstergesi 2011 yılında yaşananlardır. Öcalan'ın önce 1 Mart'ı, sonra 15 Haziran'ı ve en nihayetinde 15 Temmuz'u önce kritik tarihler olarak zikredip her üç tarihi de sonradan anlamsız ilan etmesine rağmen PKK, Mart 2011'den itibaren şiddeti sistematik olarak yükseltti ve nihayet Öcalan'ın 8 Temmuz tarihli "devlet ile barış protokolleri imzaladık artık 15 Temmuz'un bir hükmü kalmadı" açıklamasına rağmen PKK'nın önce Tunceli'de iki işçiyi sonra 11 Temmuz'da Diyarbakır Lice'de iki asker, bir sağlık görevlisini kaçırması; kaçırılanları kurtamak için arama görevi yapan askerlere 14 Temmuz'da Silvan'da yapılan saldırı ve 13 askerin şehit edilmesi Öcalan ile Kandil arasındaki uyumsuzluğun bir başka önemli göstergesidir.

* Buna 11 Temmuz'da CHP'nin yemin etmesinden sonra BDP'nin de 15 Temmuz'a kadar yemin etme imkanının doğduğunu da bu trafiğe ekleyelim. Hatırlamak için Öcalan 8 Temmuz'da açıklanan görüşme notlarında BDP'nin Meclis'e girerek yemin edebileceğini söylemişti. Nitekim 13 Temmuz'da BDP'liler yemin şartlarını Meclis Başkanı Cemil Çiçek ve AK Parti'lilerle görüşmüş 14 Temmuz'da 2. görüşme kararı alınmıştı. 14 Temmuz'da sadece Silvan saldırısı olmadı, medyada daha önceden haber bile olmayan bir gelişme daha yaşandı ve DTK Diyarbakır'da toplanarak 'Demokratik Özerklik' ilan etti.

Şimdi bütün bunları birleştirdiğimizde karşımızda çıkan tablonun özeti şudur; AK Parti yapılan karşı propagandaya rağmen Kürt sorununun siyasi çözümü yolunda Başbakan'ın ifadesi ile yeterli "siyasi riski almış ve adımlar atmıştır". Siyaset yolu açıldıktan sonra herkesin yapması gereken açılan bu siyasi alana sahip çıkmak ve bu alanı olabildiğince genişletmek iken özellikle Kürt sorununda önemli bir siyasi aktör olan BDP bundan kaçmıştır. 2009'dan itibaren DTK'nın içinde kaybolan BDP, 2011 ile birlikte PKK şiddetinin arttırdığı dönemde ise giderek parti olmaktan çıktı ve örgütün sivil bir unsuruna dönüştü.

Bugün eğer bizler BDP'yi her şeye rağmen siyasete davet ediyorsak; bu BDP'ye verdiğimiz değer ve önemden dolayıdır.

Sonuç olarak ortaya çıkan görüşme notları, çözüm için siyasete bir şans daha vermektedir. Bu şansın CHP tarafından yeterince fark edildiği kanaatinde değilim. BDP lideri Selahattin Demirtaş'ın, "AK Parti'ye yüklenilmesin" gibi haklı bir tespit yaptıktan sonra "Müzerekere açık yapılsın" önerisi ne yazık ki bir anlamda hayal kırıklığıdır. Çünkü ortaya çıkan görüşme notlarından sonra asıl sorumluluk bir kez daha BDP'ye düşmektedir. Başbakan Erdoğan'ın Kuzey Afrika ziyaretinde çizdiği demokratik Türkiye vizyonunu geliştirecek araçlardan birisi BDP'nin siyasete sahip çıkması iken; bunun farkında olmamak gerçekten hayal kırıklığına uğratıyor bizi. Tam bu süreçte AK Parti BDP'yi siyasal muhatap alarak büyük bir adım atabilir.

Bugün artık AK Parti istemese dahi -ki bence hâlâ çözüm için en büyük şans Erdoğan'dır- Kürt sorunu çözülmek zorundadır. BDP bu sürecin bir parçası olmayı ısrarla reddetmektedir. Bunun bir nedeni var, BDP'nin dili muhataplık için Öcalan'ı işaret etse de, zihni Kandil'in ipoteğindedir.

Daha önce cevabını yazdığımız bir soru ile bitirelim; Kandil şiddeti neden yükseltiyor? Bunun iki cevabı var. İlki sorunun kaçınılmaz biçimde çözüme gittiğini gördükleri için masada devletin karşısında Öcalan'ın yanına oturmak. İkincisi ve daha düşük olasılık da bölgede değişen güç dengeleri içinde kendine yer bulamayan üçüncü ülke/ler/in taşeronu olmak.