• 20.09.2011 00:00
  • (1934)

Çok değil bundan üç sene önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın hakkında kapatma davası açtığı ve AYM'nin 11 üyesinden 10'unun oyu ile 'laiklik karşıtı eylemlerin odağı' olarak Resmi Gazete'de tescil edilen AK Parti'nin Genel Başkanı Başbakan Erdoğan, Kuzey Afrika'ya yaptığı ziyarette devrim yapan ülkelerde kurulacak yeni yönetimler için 'laiklik' çağrısı yaptı. Nereden baksanız ironik bir tablo ile karşı karşıyayız.

Karşı karşıya olduğumuz bu durumun bir açıklaması var; Türkiye'de devlet-toplum ilişkisi demokratikleştikçe kavramlar, bu değişim içinden yeniden yorumlanmak durumunda. Tıpkı laiklik gibi.

Laiklik nedir, ne değildir?

Laiklik, toplumdaki farklı inanç/sızlık/ların hak ve özgürlüklerini koruma hakkı ve bunları sağlayabilmek için tarafsız bir devlete ihtiyaç duyar. Böyle bir ortam, farklı inançları ortak kamu sahasında bir arada yaşamasına imkan yaratır.

Oysa Türkiye'de laiklik, gerek AYM'nin AK Parti hakkında verdiği 'laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma' kararında gerekse 1970'lerden bu yana MNP'den MSP'ye, RP'den FP'ye verdiği kapatma kararlarında gerekse AYM'nin 1989 ve 1991 yıllarında vermiş olduğu başörtüsü kararlarında 'din ve vicdan özgülüğü'nün karşıtı olarak yorumlandı. Laikliğin bu yorumu Cumhuriyet'in ona atfettiği işleve uygundu.

Devlet-toplum ilişkisinin otoriter zihniyet içinden yorumlandığı Türkiye örneğinde laikliğin iki işlevi vardı. İlki, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değil, devletin Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden kamusal alandan çıkarıp özel alana hapsettiği dinin nasıl yaşanması gerektiğini de tarif etti. Yani devlet dini kontrol altına aldı.

Laikliğin ikinci işlevi de, kamusal alana kimlerin dahil olabileceğinin süzgeci oldu. Laik kimlik, sanattan kültüre, akademiden siyasete kadar farklı alanlarda kimlerin kamusallaşabileceğinin referanslarından biri oldu.

Aslında laikliğin Cumhuriyet için ne kadar önemli olduğunu rahmetli Bülent Ecevit'in şu sözü çok açık göstermektedir; "Laiklik, Cumhuriyet'in aşil topuğudur".

Türkiye'nin yaşadığı değişim, sadece siyasetin toplumsallaşmasını ifade etmiyor, gündelik hayattaki tüm kavramların yeniden yorumlanmasının yolunu da açıyor.

1970'lerden itibaren başlayan sosyolojik ve toplumsal değişim, siyasetin de bu konuda ön alması ile zihniyet düzleminde de değişim sürecini başlattı. Bu değişimin özü otoriter zihniyetin yok saydığı toplumsal farklılıkların kendini kamusallaştırması ve siyasi alana çıkmasıdır. İslami kesimin, Alevilerin, Kürtlerin ve diğer farklı kültürel ve siyasal kimliklerin kamusal alanda kendini ifade etmesi, bu açıdan otoriter zihniyete dayanan Türk modernleşmesinin aşılmasıdır.

Dokuz yıldır iktidarda olan AK Parti, Cumhuriyetin kamusal alanda yok saydığı kimliklerden birinin içinden çıkmış ve o kimliği dönüştürmeye başlamış bir siyasi harekettir. Ya da bu kesimde başlayan sosyolojik dönüşümün bir sonucudur. Bu değişim, İslami kesimin bir yönüyle sekülerleşmesi bir yönü ile de Nilüfer Göle'nin ifadesi ile Batı dışı modernleşmenin örneğidir.

Liberal değil, demokrat/özgürlükçü laiklik

Bu değişim doğal olarak laikliğin de yeniden yorumlanmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Demokrat zihniyetten gidersek bugün özgürlükçü laiklik, dörtlü bir işleve dayanmak durumundadır. Bunlar; i)din, devlet işlerinin ayrılması, ii)devletin var olan tüm dinsel duyarlılıklara eşit uzaklıkta olması, iii)farklı dinsel duyarlılıkların kamusal alanda kendilerini ifade edebilmelerinin yasal güvencesini sağlamak ve iv)devletin yükleneceği hakemlik müessesinin var olan eşitsizlikleri de göz önüne alarak zayıf olanı korumak.

Eğer laiklik demokrat bir zihniyet içinde yorumlanırsa Türkiye'de toplumsal barışın sağlanmasına da önemli bir katkı sağlayacağına kuşku yoktur. Böyle bir laiklik yorumu, farklılıkların kamusal alanda bir arada yaşamalarını sağlar hem de din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olur.

Başbakan Erdoğan'ın Mısır, Tunus ve Libya'da yaptığı laiklik çağrısı ancak bu zihniyet içinde anlamlıdır. Ve böyle bir laiklik yorumu sadece Arap Dünyası için değil Batı için de model olabilir.

11 Eylül 2001'de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra Amerika'da ve Avrupa'da Müslümanlara bakış yine son yıllarda Avrupa'da İslami görünürlüğe karşı uygulanmaya başlayan yasaklar; teorik düzlemde geçerli olan Batı laikliğinin iflası anlamını taşımaktadır. İflas eden, relativist zihniyetin dayandığı modernlik ve toplum tasavvurudur. Bu tasavvur, bireysel farklılıkları özel alanda anlamlı görür ve toplumu homojen kabul eder. Avrupa özelinde özellikle Müslüman nüfusun kamusal alana çıkması ve görünür olması Avrupa'da içe kapanmaya ve milliyetçi, tepkici sağın yükselmesine yol açmaktadır. Bugün Avrupa'da iflas eden sadece ekonomi değildir. İflas eden aynı zamanda içe kapanmacı siyasettir ve özünde zihniyettir.

Bu açıdan Türkiye'deki laiklik demokratlaşıp özgürlükçü hale geldikçe kendine özgü bir model yaratabilir. Toplumsal farklılıkların kendileri olarak kamusal alanda kabul edilmeleri, bir arada yaşamaları konusunda devletin hakemlik rolü toplumsal barışın sağlanmasında ve toplumu bir arada tutan değerlerin ortaklaşmasına yol açabilir. Elbette bu konuda Türkiye henüz yolun başındadır.

Erdoğan'ın Kuzey Afrika'da verdiği laiklik mesajının gereğini önce Türkiye'de gerçekleştirebilirse; sadece o ülkeler için değil, Avrupa ve Amerika için özgün bir model olabilir.