• 23.09.2011 00:00
  • (2069)

Son iki hafta içinde Türkiye'nin bir biçimde merkezinde olduğu gelişmelere baktığımızda; Türkiye'nin geçmişe -5-10 yıl önceye- göre ne kadar mesafe aldığını görebiliriz.

Başbakan Erdoğan'ın Kuzey Afrika'da Mısır, Tunus ve Libya gezilerinde karşılaştığı ilgi, hafta başında Erdoğan'ın BM'in 66. Dönem Toplantısı öncesinde Obama'nın isteği üzerine baş başa görüşmeleri, Cumhurbaşkanı Gül'ün Almanya ziyaretinde konuşma yapacağı salona yapılan asılsız ihbar sonrasında iptal edilmek istenen konuşmasını "ya yaparım, ya ülkeme dönerim" resti ile gerçekleştirmesi, uluslararası derecelendirme kuruluşu SP'nün ülke kredi notunu yükseltmesi. Bunlar Türkiye'nin bölgesel ve küresel ölçekte özne olma gücüne işaret ediyor.

Buna mukabil, Başbakan Erdoğan Tunus'ta iken Fransa Devlet Başkanı Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Cameron'un Libya ziyareti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin İsrail gözetiminde doğal gaz arama girişimi, bu girişime Almanya ve Fransa'nın desteği de Türkiye'yi bölgede nesneye dönüştürme hamleleri. Bu hamleler beğenmesek de; uluslararası ilişkilerin mantığı içinde anlaşılabilir ve Türkiye'nin beklemediği adımlar.

Elbette Türkiye'nin bu girişimlere başka diplomatik adımlarla cevap vermesi gerekiyor.

Türkiye'de AK Parti ile dış politikada büyük bir değişim yaşadığı açık. Ve bu alanda yol açık.

Çünkü iki kutuplu dünyanın yıkılmasından sonra oluşan yeni hiyerarşi içinde ABD göreli olarak en üstte görünse de; buna paralel olarak farklı bölgelerde (Ortadoğu, Uzakdoğu, Avrupa, Güney Asya, Güney Amerika gibi) yeni hiyerarşi blokları oluşmakta. Bu bölgeler içinde en hareketli olan Ortadoğu bloku. Gerek Doğu'dan Batı'ya enerji hatları üzerinde olması, gerekse İran'ın nükleer çalışmaları, Irak'ın geleceği, gerek İsrail-Filistin gerekse Arap Baharı sonrasında bölgede oluşmakta olan yeni dengeler, Ortadoğu'yu önemli hale getirdi.

Ve bu bölgede Türkiye; i)ekonomik olarak güçlü olması, ii)Müslüman kimliği, iii)toplumsal meşruiyeti olan bir siyasi parti tarafından yönetiliyor olması açısından bölgenin önemli ülkesi. Kabul edelim ki, Türkiye bu özellikleri ile ABD için de değerli. Çünkü ABD'nin tek kutuplu hiyerarşide en üstte olmasının sürdürülebilir olması bölgesel hiyerarşilerle yakından ilgilenmesi hatta oluşan bu hiyerarşiyi desteklemekle yakından ilgilidir.

Terör, bölgesel lİderlİĞe engeldİr

Türkiye'nin bölgesinde oynamak istediği rolü sürdürebilmesinin önünde birisi güçlü ve önemli, ikincisi daha az önemli olan iki engel vardı. Güçlü ve önemli engel; Kürt sorunu. İkinci daha az önemli engel; muhalefet yoksunluğudur.

Özellikle Kürt sorununun son dönemde yeniden şiddet sarmalına hapsolması; terör ve PKK'yı, uluslararası ilişkilerde Türkiye'ye karşı bir koza dönüştürmektedir. İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman'ın, "PKK liderleri ile görüşürüz" söylemi bunun açık ifadesidir. Bu olasılıktan bağımsız olarak Türkiye'nin bu soruna hızla müdahale etmesi kaçınılmazdır. AK Parti ile sadece dış politikanın değil, iç politikada büyük değişimler yaşandığını biliyoruz. Bu politikaların önemli bir parçası da açılım politikalarıdır. Kürt sorununun demokratik çözümü için başlatılan açılım, hükümetin ifadesi ile bitmiş değil ve devam ediyor.

Açılım sürecinde hükümetin çözüm için İmralı ile çıkan ses kaydı ile birlikte Kandil'le de görüşmeler yaptığını artık biliyoruz. Yani hükümet, açılımı sadece siyasal bir söylem olarak değil, bunun gereğini somut adımlarla yerine getirmek için adımlar attığı da bir gerçek.

Gelinen noktada şu açık ki, hükümetin hem İmralı ile hem de Kandil'le yapmış olduğu görüşmeler tıkanmış durumda. Bu tıkanıklığın da büyük ölçüde Kandil'den kaynaklandığını yazdık. Özellikle bu yılın Mart ayından itibaren yükselen; 14 Temmuz hem terör hem de DTK üzerinden 'demokratik özerklik' ilanıyla politik olarak eşik atlayan Kandil-DTK cephesi, şiddeti gündelik hayatımızın bir parçası yapmaya kararlı görünüyor. Son üç gün içinde meydana gelen saldırılar hedefin sadece asker ve polis değil, sivil halkın olduğunu gösteriyor.

PKK şiddetinin sivil halka yöneldiği bu aşamada en büyük sorumluluk şüphesiz BDP'ye ve siyasete düşüyor. Ankara ve Bitlis'teki terör saldırısından sonra Demirtaş'ın eylemleri 'kınama'sı siyaset açısından umut vericidir.

Son olarak Aysel Tuğluk'un Radikal İki'de; "Sahiden 'bildiğiniz gibi değil'" yazısına bakalım. Tuğluk, yazının 'Eleştiri –özeleştiri' ara başlığından sonra Kürt siyasetine yapılan operasyonların özeleştiri yapmayı zorlaştırdığını ifade ettikten sonra; "Yine de şahsen bir özeleştiri yapabilirim: Kürt siyasetinin çalışma tarzı ve siyaset perspektifinin belirlenmesinde asıl etkili aktör ve projeksiyon, İmralı ve orada sürdürülen barış çalışmaları ve görüşmeleri olmalıydı. ... Ana eksen olması gerektiğinden söz ediyorum. İmralı'nın söylemleri üzerinde durmak ve barışçıl-anayasal çözüm seçeneğinin güçlendirilmesine dönük daha özgün ve iradeli bir tutum gösterilebilirdi. Bu dengeyi kurmanın kolay olmadığını da bilen bilir zaten!" demiş.

Tuğluk'un şahsi özeleştiri olarak yazdıkları aynı zamanda Kürt siyasetinin, İmralı değil Kandil eksenine girdiğinin de itirafıdır. Tuğluk bunu bir özeleştiri olarak görüyorsa olumludur. Demirtaş'ın Ankara ve Bitlis'teki saldırıyı kınaması da tam bu noktada anlamlıdır.

Bu aşamada siyaseten devreye girmesi gereken AK Parti'dir. AK Parti hükümet iradesi ile İmralı ve Kandil'le yaptığı gizli görüşmelerin daha açığını artık BDP ile yapmalı ve onu siyaseten güçlendirmelidir. Bunu derken AK Parti'den çok şey istemiyoruz. Açılımı başlatarak attığı büyük adımın, daha küçük ama önemlisini atmasını istiyoruz. Hem kendi geleceği hem Türkiye'nin geleceği için...