• 27.09.2011 00:00
  • (3400)

Önceki hafta uzmanların verdiği bilgilere göre içeriğine teknik müdahale edilmiş ve 'seçilmiş' bölümlerinin medyaya yansıdığı MİT-PKK görüşmesi yayınlandı. Görüşmenin 2010 yılının başında yapıldığı anlaşılıyor.

Yayınlanmış bu halinden de bazı çıkarımsamalar yapmak mümkün.

 

  • 2010 yılı başında yapılan bu görüşme, serinin 5.'si. Daha önce farklı yerlerde 4 görüşme daha yapılmış ve muhtemelen 6. ve son bir görüşme daha olmuş.
  •  

  • Bu görüşmeye dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı sıfatı ile Hakan Fidan'ın da katılması daha önce 4 görüşmede ortaya çıkan sonuçların siyasi olarak da sahiplenilmesi ve siyasi iradenin bu sürecin içinde olduğunu gösteriyor.
  •  

  • Bu görüşmede, PKK adına katılan 3 kişinin örgütün farklı yapılarını (PKK, KCK, Kongre-Gel) temsil etmesi; i)hem bu toplantının önemli olduğunu ii)hem de devlet/hükümetin bu sürece sorunun İmralı ve BDP dahil tüm taraflarını dahil ettiğini gösteriyor.
  • AÇILIMIN KRONOLOJİSİ VE ÖNEMİ

    Şimdi gelin demokratik açılımın kronolojisine ve bu süreçte yaşanan belli başlı olayların ve bunların ne anlama geldiğine bakalım.

    2002 ve sonrası: AK Parti'nin kuruluşundaki parti programına ve daha sonraki hükümet programlarına baktığımızda Kürt sorununu çözme konusunda niyetin açık olduğu görülmektedir.

    2007: Cengiz Çandar'ın TESEV için hazırladığı "Dağdan iniş - PKK nasıl silah bırakır?" raporunda hükümetin sorunun çözümü için demokratik açılıma 2007 yılında karar verdiğini öğreniyoruz.

    1 Ağustos 2009: Demokratik Açılım kamusallaştı ve bir anlamda resmi olarak başladı. Açılımdan sorumlu dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Polis Akademisi'nde sorunla yakından ilgilenen bir grup gazeteci, yazar ve akademisyenle toplantı gerçekleşti. Daha sonraki süreçte bu toplantılar farklı gruplarla devam etti.

    5 Ağustos 2009: Açılım kapsamında daha önce planlandığı gün -sonradan askerlerin yaptığı anlaşılan- mayın patlaması sonucu yapılmayan AK Parti-DTP buluşması gerçekleşti. Başbakan Erdoğan, DTP eşbaşkanları Ahmet Türk ve Emine Ayna ile görüştü.

    15 Ağustos 2009: Öcalan daha önce hazırladığını ifade ettiği çözüm için yol haritasını hapishane yönetimine teslim etti.

    19 Ekim 2009: Açılım süreci ilk meyvesini verdi ve Habur'da Mahmur ve Kandil'den gelen 34 kişilik grup Türkiye'ye döndü. Habur'daki karşılama sonradan her iki taraf tarafından da 'kaza' olarak tanımlandı.

    7 Aralık 2009: Açılıma ilk darbe PKK'dan geldi. Tokat'ın Reşadiye ilçesinde PKK'nın gerçekleştirdiği eylemde 7 asker şehir oldu.

    11 Aralık 2009: Açılıma ikinci darbe de AYM'den geldi ve DTP kapatıldı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un aralarında bulunduğu pekçok isim siyasi yasaklı oldu.

    Burada duralım. Şimdi internete düşen 5. görüşmeyi de hatırlayarak çıkarımlarımıza devam edelim.

     

  • Devlet/hükümet, açılım kapsamında sorunun tüm tarafları (İmralı, Kandil, Avrupa, BDP) ile açık ya da gizli görüşüyor.
  •  

  • Açılımın 1 Ağustos 2009'da başladığını düşündüğünüzde, 2010 yılı başında 5. görüşmenin yapıldığını düşündüğünüzde; 6-7 ay içinde 5 görüşme yapılmış olması çözüm için sıkı bir trafiğin ve siyasi iradenin olduğunu gösteriyor.
  •  

  • Bütün bu süreci sıkıntıya sokan girişimleri de yok sayamayız. Bunlar; i)Habur'daki girişler, ii)PKK'nın Reşadiye saldırısı ve iii)AYM'nin DTP'yi kapatmasıdır. Görüldüğü gib bu üç olayın tarafı ya da sorumlusu AK Parti değildir.
  • Üstelik 2010 yılı başında yapılan görüşmeye Hakan Fidan'n katılması bütün bunlara rağmen hükmetin sürece sahip çıkmasının da işaretidir.

    2010: TAK KARAYILAN'I TEKZİP ETTİ

    Ancak ne olduysa 2010 yılının baharından sonra oldu. Bu süreçte Meclis'te 12 Eylül Anayasası'nın ruhunu önemli ölçüde değiştirecek vesayet kurumlarının tasfiyesi anlamını taşıyan anayasa değişilik paketi görüşülmeye başlandı. DTP'nin yerini alan BDP paketi boykot etti.

    Buna paralel olarak PKK şiddeti yeniden tırmandı. Öyle ki anayasa değişikliği referanduma giderken artan şiddeti daha önce 5 (muhtemelen 6) görüşme yapanlar durdurmakta başarılı olamadı ki, başka aracıların (Balıkçı) devreye girmesi ile PKK 15 Ağustos 2010'da eylemsizlik ilan etti.

    28 Ekim 2010'da Radikal'de Ertuğrul Mavioğlu'nun Murat Karayılan ile yaptığı söyleşi yayınlanmaya başladı. Söyleşinin 2. gününde Karayılan geçmişteki sivil ölümlerden dolayı "Hatalar yaptık, siviller öldü" dedi. Karayılan söyleşide geçmişte kentlerdeki bombalama eylemlerinin bir kısmının kendileri dışında geliştiğini belirterek, "Metropolde de eylem olsa, nerede olsa, tek bir sivilin zarar görmemesi bizim temel ilkemiz olacak. Geçmiş dönemde de oldu, ama artık olmayacak. Çok acı olaylar var. Mavi Çarşı, Çetinkaya ve benzeri olaylarda çok sayıda masum sivil yaşamını kaybetti... Evet bizden kaynaklı hatalar oldu. Yeri gelse, zamanı gelse kendimizden kaynaklı bu hatalar için özür de dileriz, telafi etme yoluna da gideriz" açıklaması yaptı.

    Bu söyleşinin yayınlamasından iki gün sonra yani 31 Ekim 2010'da TAK adeta Karayılan'ı tekzip eden Taksim'deki canlı bomba eylemini gerçekleştirdi. Bu eylemden sonra PKK'nın TAK'a yönelik "araştırıyoruz" dışında nasıl bir tavır aldığını bilmiyoruz.

    2011 yılının Mart ayından itibaren PKK'nın şiddeti yeniden tırmandırdı. 8 Temmuz'da Öcalan'ın bir anlamda "büyük barışın arifesindeyiz" açıklaması bu kez PKK ve DTK tarafından tekzip edildi. 14 Temmuz'da PKK'nın Silvan saldırısı, DTK'nın "demokratik özerklik" ilanı geldi. Sonrasında şiddetin ne kadar ahlaksızlaştığını biliyoruz. Polislerin arkadan vurulması, mesai dışında futbol maçı yapan polislere ve ailelerine saldırı, Çukurca'da patlattıkları bombanın 3 farklı yerden videoya kaydedilip internete verilmesi, PKK'nın biz yapmadık dediği ama TAK'ın üstlendiği (ve ANF'den sivilleri tehdit ettiği) Ankara'nın ortasına bombalı saldırı, Siirt'te polis aracı zannedilerek saldırılan ve 200 kurşunla 4 genç kadının katledilmesi. Artık sivillerin de hedef olduğu bir savaşa başladı PKK.

    Peki AK Parti'nin yapmadığı hangi 'şey' bu şiddetin nedeni olabilir?

    Ya da PKK nasıl bu kadar ahlakdışı br savaşın parçası oldu?

    Görebildiğimiz kadarıyla savaşı bu kadar ahlaksızlaştıracak bir durum yok ortada. Varsa bunu PKK açıklamak durumundadır.

    Son olarak bu şiddet sarmalını durduracak olan yegane gücün siyaset olduğunu ifade edelim. Bu güç hâlâ AK Parti ve BDP'dedir. Ki AK Parti şiddetin durması durumunda görüşme ve çözüm sürecinin yeniden başlayabileceğini en yetkili ağızlardan açıkladı. Belki bu süreçte AK Parti bir adım daha atar ve Öcalan'la avukatların görüşmesine teknik olarak kolaylaştırıcı olur. Bu adım, başta şiddetin durmasına bir vesile bile olabilir.

    Bu süreçte BDP'de tek kişi siyaset yapıyor. Bu kişi Ahmet Türk ya da Aysel Tuğluk değil, eşbaşkan Selahattin Demirtaş'tır. Demirtaş'ı cesaretlendirmeliyiz. Cesaretlendirmeliyiz ki, sesini biraz daha yükseltebilsin ve PKK'ya "savaşı durdur" diyebilsin.

    Sırrı Süreyya Önder'i, Ertuğrul Kürkçü'yü, Levent Tüzel'i sormayın. Onların sessizliği şiddeti içselleştirdiklerinden olmalı.