• 1.10.2011 00:00
  • (2784)

BDP'nin Meclis'e dönme kararı hem siyasetin derinleşmesi hem Kürt sorununun çözümü hem de yeni anayasa süreci açısından olumlu adımdır. Bu kararın alınma sürecinde BDP içinde sert tartışmaların olduğunu bir yere not etmekte fayda var. Aslında son zamanlarda PKK'da da sert iç tartışmalar var.

Kulislerden aldığımız bilgiler BDP'de eskiden var olan "şahin/güvercin" ayrımından daha sert tartışmaların ve kırılmaların olduğu şeklinde. Leyla Zana gibi tecrübeli, Selahattin Demirtaş gibi genç siyasetçiler Meclis'e dönülmesini ve PKK'nın şiddetine daha açık mesafe alınmasını savunurken; geçmiş dönemde bu geleneğin güvercin kanadında duran Ahmet Türk, Aysel Tuğluk gibi isimler ise geçmişi aratır biçimde parti içindeki "şahin" kanatta yer alıyorlar. Ve bu kez iç tartışma geçmişe oranla daha sert. Elbette burada kısa sürede sert bir ayrışma beklemek hayalcilik olur ama bunun bir süreç olduğunu düşünürsek; ayrışmadan çok bu tartışmaların daha önemli olduğunu unutmamak gerekiyor.

Gerek BDP içinde gerek DTK ve PKK içinde şahinlerin ortak görüşü; "AK Parti çözüm istemiyor" şeklinde. Hatta bu argümanı artan PKK şiddetini meşrulaştırmak için sıkça kullanıyorlar. Bu bakışı, BDP eş başkanlarının bir grup gazeteci ile yaptığı görüşmede ve Aysel Tuğluk'un Taraf gazetesinde yayımlanan mektubunda daha açık biçimde gördük.

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir bir grup gazeteciyi BDP eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak'ı bir araya getirdi. Bu görüşmeye katılan gazeteciler özellikle görüşmelerde yakalanan iyimser havaya rağmen şiddetin neden arttığını sormuşlar.

Görüşmeye katılan gazetecilerin yazdıklarına baktığımızda özellikle Silvan Baskını'nın özel yeri olduğunu görüyoruz. Öyle ya 8 Temmuz'da Öcalan görüşme notlarında; "Çözüm noktasına geldik, Barış Konseyi kurulacak, daha önce ifade ettiğim 15 Temmuz'un hükmü kalmadı" açıklaması yapmasının ardından PKK neredeyse savaş ilan etmişti.

BDP eş başkanı Gültan Kışanak bu çelişkiyi şöyle açıklamış: "Seçim sonrası iplerin gerileceği belliydi. Ateşkes için hep kısa müddetler veriliyordu. Yeni takvimler belirleniyordu; pamuk ipliğinde süreçler yaşıyorduk. Eylemsizlik bir bitti, bir başladı. Kısacası, işler yolunda gitmiyordu. Dünya tecrübelerinden gördük ki, taraflar masaya, birbirlerine karşı tam güven duyarak oturmuyor. Güven geliştirici adımlar atılmadı maalesef. Meselâ ne olabilirdi? Seçim barajı düşürülebilirdi; Terörle Mücadele Yasası değiştirilebilirdi... Görüşme, açıkça sahiplenilebilirdi. Ama Erdoğan, heyetin arkasına siyasi irade koymakla birlikte, kamuoyuna bunu hiçbir zaman açıklamadı."

Kışanak, Silvan Baskını'na ilişkin olarak da bizim de kuşku duyduğumuz bazı noktalara işaret etmiş; "Genelkurmay yetkilileri ve devletin güvenlikle ilgili birimleri, o bölgenin PKK'nın konuşlandığı bir yer olduğu bilgisine sahiptir. Ha Kandil'e operasyon yapmışsınız, ha bu bölgeye girmişsiniz. Asker niçin oraya gönderildi? Orası, askerin dinleneceği, konaklayacağı tekin bir yer değildir" demiş. Ama bu açıklama şu soruya cevap değil. Öcalan'ın 8 Temmuz açıklamalarından sonra PKK, 10 Temmuz'da Diyarbakır'da 3 kişiyi neden kaçırdı? Bu soru şu açıdan önemli; Silvan'da baskına uğrayan askerler, arazi taraması değil, PKK'nın kaçırdığı 3 kişiyi arıyorlardı. Yani Silvan Baskını, PKK'nın tahriki ile oldu. Tabi askerlerin konakladıkları yer, mola zamanı vs. askeri ve güvenlik açısından tartışılabilir; bu konularda kusur, ihmal de olabilir ama eş başkanın açıklaması bizim de merak ettiğimiz "Öcalan'ın olumlu açıklamasından sonra şiddet neden arttı" sorusunun cevabı değil. Üstelik unutmayalım ki, DTK 30-31 Temmuz'da toplanacağını duyurduğu halde kongreyi, 14 Temmuz'da olağanüstü toplanmış ve "demokratik özerklik" ilan etmiştir.

Yani PKK'nın Silvan Baskını ve DTK'nın demokratik özerklik ilanı sistematik olarak gelişen, birbiriyle bağlantılı ve 14 Temmuz'da özellikle gerçekleştirmiş eylemlerdir.

BDP'nin şahin kanadın bu noktada (AK Parti çözüm istemiyor) olduğunun ikinci işaretini BDP Milletvekili ve DTK eş başkanı Aysel Tuğluk'un Taraf'ta Yasemin Çongar'a yazdığı mektupta açıkça görülüyor.

Tuğluk yazısında özetle; AK Parti'nin Kürt sorununun çözümü konusunda sürekli bir oyalama taktiği (kendi ifadesi ile Yontma hareketi) izlediği ve çözümden kaçtığı için şiddetin tırmandığını ifade ediyor.

Tuğluk'un mektubunu fazlaca yapısöküme uğratmaya gerek yok. Çünkü bunu aynı gazeteden örgütü yakından bilen Kurtuluş Tayiz, süreçteki somut gelişmelerle; Emre Uslu da, PKK'nın önde gelen isimlerinden Duran Kalkan'ın 12 Haziran seçimlerinden önce yazdığı analizlerden (Bu arada Duran Kalkan ve Aysel Tuğluk'un yazılarındaki benzerliklere dikkat) hareketle gereken cevabı verdi.

VELEV Kİ AK PARTİ ÇÖZÜM İSTEMİYOR...

Burada durup şu soruyu soralım; velev ki AK Parti çözüm istemiyor, görüşmeler oyalama taktiği. Bu durumda Kürt sorununun çözülmesini hedefleyen siyasi parti olarak BDP'ye düşen nedir? AK Parti çözüm istemiyor diye, PKK'ya, DTK'ya biat etmek mi yoksa siyasete sahip çıkmak mı?

Unutmayalım ki iktidar partileri hele hele "muhafazakâr" partiler tutucudur ve değişimi kontrol etmek isterler. Muhalefet partilerinin görevi de burada ortaya çıkar. Etkili muhalefet ile iktidara adım attırırlar.

Oysa BDP 2010'an itibaren bundan kaçtı. Sürekli siyaseti reddetti. Anayasa değişiklik paketinde ve referandumda reddetti. Seçim sürecinde reddetti. AK Parti'nin sorunu çözmek için Kandil ve İmralı ile görüştüğünü bile bile siyasete sahip çıkamadı, siyaseti DTK'ya ve PKK'ya bıraktı. Onlardan gelen telkinlere boyun eğdi.

Eğer bugün Türkiye şiddet sarmalına hapsolmuşsa bunun nedeni AK Parti değildir. Ki, AK Parti'nin dokuz yıllık iktidarını düşündüğümüzde, partinin "muhafazakâr demokrat" kimliğinde; "demokratlığın" daha çok öne çıktığı görülmektedir. Mevcut siyasi partilere baktığımızda AK Parti, Kürt sorununun çözülmesi konusunda da Türkiye'nin en büyük umudu ve şansıdır. AK Parti'yi bu süreçte daha hızlı adımlar amasını sağlayacak olan, onu daha çok demokratlaştıracak olan BDP'nin etkili muhalefeti olacaktır. Çünkü, legal Kürt siyaseti içindeki şahinlerin AK Parti düşmanlığı ile gidebileceği yolun sonuna geldik.

Bundan sonra tek yol var; siyaset.