• 11.10.2011 00:00
  • (2759)

Son bir kaç yıla kadar Ekim ayının başından itibaren Türkiye'nin ana gündem maddesi Avrupa Birliği (AB) olurdu. Türkiye'nin son bir yıllık AB serüvenini özetleyen İlerleme Raporu'nun ana başlıkları medyaya sızar ve tartışılırdı. Ancak bu tablo artık değişmiş görünüyor. 2011 yılına ait ilerleme raporunun satır başları geçtiğimiz günlerde basına sızdı ancak geçmişteki etkiyi yaratmadı.

Bunun bir çok nedeni var. Ancak temel neden dünyada yaşanan büyük değişimi, AB'nin ıskalaması, Türkiye'nin ise eş zamanlı olarak yaşamasıdır.

Dünyada yaşanan büyük değişim, bir taraftan siyasi olarak tek kutuplu ama birden fazla güç bloğuna ayrılan yeni hiyerarşilerin oluşmasının yolunu açarken diğer taraftan ekonomik ve kültürel olarak güç Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaya başladı.

Siyasi olarak bakıldığında AB, değişen dünyada, yeni oluşan güç bloklarının dışında kalıyor, etkisizleşiyor. Buna yol açan 2008'in son çeyreğinde ABD'de başlayan ekonomik kriz olarak görünse de daha temel neden; bizim bir değer olarak parçası olmak istediğimiz üst kimlik olan Avrupalılığın, bizatihi AB tarafından henüz içselleştirilmemiş olmasıdır. Ekonomik krizi bunu sadece görünür hale getirmiştir.

AB bugün, kendisini oluşturan toplumsal farklılıkları, kamusal alanda entegrasyonunu sağlamadan oluşturulmuş teknokratik bir üst yapı kurumu olarak karşımızda durmaktadır. İçindeki farklılıkların bir arada yaşamadığı, Müslüman ve göçmenlerin "öteki" kabul edildiği AB'de sonuç, "milliyetçi hatta ırkçı sağ"ın yükselmesi olmuştur.

Bu açıdan AB'yi önümüzdeki yıllarda bekleyen en büyük tartışma, birliği oluşturan ülkelerin kültürel kimlik, vatandaşlık gibi sorun alanlarda olacaktır. Barış projesi olarak yola çıkan AB, yakın gelecekte kültürel iç çatışmalarla karşı karşıya kalabilir.

2008'in sonunda ABD'de başlayan ve AB'yi de çok derinden etkileyen ekonomik kriz, AB'nin başka bir temel sorununu ortaya çıkarmıştır; dış politika ve mali birlik sağlanmadan "ortak para birime (EURO)" geçilmesi. AB'ye üye ülkeler arasındaki ekonomik üretim/verimlilik farkı, bugün EURO'nun en temel sorunudur. 2009'dan itibaren Avrupa'nın üzerinde dolaşan "ekonomik kriz" hayaleti, ortak para birimine erken geçişin yarattığı bir sorundur.

AB'nin hem kültürel hem de ekonomik sıkışması, onu siyasal olarak küresel denklemden düşmesine yol açıyor. Bunun farkında olan Almanya ve Fransa, ulus-devlet olarak AB'nin düştüğü bölgelerde inisiyatif alarak küresel aktörlüklerini devam ettirmek istiyorlar.

Buna karşı Türkiye siyasi olarak bölgesinde yükselen bir aktör. Türkiye'nin, i)Müslüman-laik kimliği, ii)demokrasi deneyimi, iii)Osmanlı geçmişi, iv)ekonomik gücü, v)AB ve Batı ile olan ilişkisi ve vi)Dış politikadaki tercihleri bölgede etkili bir ülke profili ortaya koyuyor. Bu bölgesel aktörlüğü besleyen bir diğer güç ise içerde gerçekleşen demokratikleşme ve sivilleşme süreci.

Kısaca siyaseten yeni bir dünya ile karşı karşıyayız. Bu yeni dünyada;

1. Türkiye bölgesinde ve küresel düzlemde yükselmekte ve aktör haline gelirken,

2. AB küresel oyunda etkisi azalmakta, birliğin başını çeken Almanya ve Fransa bu değişime ulus-devlet olarak ayak uydurmaya çalışmaktadırlar.

AB-Türkiye ilişkilerine bu çerçeveden bakıldığında, değerler sistemi olarak göreli üstünlüğü olan AB, siyasi olarak güçlü olan Türkiye'ye sahip olduğu mekanizmalar ile üstünlük ve hegemonya kurmaya çalışmaktadır. AB İlerleme Raporu bunlardan birisidir, vizelerde çıkarılan zorluklar bunlardan birisidir.

Müzakerelerin tıkanmış olması, çoğunluk üyenin rahatsızlığına rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'yi rehin alması, Fransa ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin itirazı ile açılmayan müzakere başlıkları, Türkiye'yi üyelik için motive eden değil, siyasi üstünlük kurmak için yaptığı hamlelerden kaynaklanmaktadır. Üstelik AB, bu durumu Türkiye aleyhine kullanarak oluşan küresel denklemde yükselmeye çalışmaktadır. Kabul edelim ki, bu ahlaki olmadığı kadar AB için de geleceği olmayan bir siyasal tercihtir.

Eğer Türkiye-AB ilişkilerinde bir duraksama görülüyorsa bunun sorumlusu Türkiye değil, AB'nin kendisidir. Türkiye bu sürece verdiği önemi müstakil "Bakanlık" kurarak göstermiştir. AB Bakanı Egemen Bağış'ın haklı tespiti ile ilişkilerde fişi çekmeye niyetli taraf Türkiye değildir.

AB'nin Türkiye'ye sunmuş olduğu demokratikleşme perspektifi hedefine sahip çıkıldıkça, bu yönde (Kürt sorununun çözümü ve yeni anayasa konusunda) adımlar atıldıkça, ülke olarak dünyadaki ve bölgedeki konumumuz daha fazla kalıcı hale gelecektir. AB, Türkiye'nin demokratikleşmesi sivilleşmesine katkı sunan bir araç olduğu sürece anlamlıdır.

AB'nin içinde olduğu krizi aşmasında sihirli anahtar Türkiye'dir. Bugün hızla demokratlaşan bir dünyada, AB coğrafyası bu süreci, en hızlı yönetebilecek kültüre sahiptir. Yapması gereken bu şansı kullanmasıdır. Ve bu süreçte AB'nin en büyük destekçisi Türkiye olacaktır. Türkiye'nin bölgesinde ilişkileri, ekonomik ve demografik gücü, AB'nin ihtiyaç duyduğu unsurlardır. AB, Türkiye'ye bir yük, öteki olarak bakmaktan vazgeçerek, bir ortak adayı gibi davranmalıdır. Çünkü geleceğin dünyasında AB'nin güçlü bir aktör olması için Türkiye'nin ortaklığı neredeyse zorunludur.

AB-Türkiye ilişkisi, bugün tartışıldığı biçimiyle "salt bir üyelik" süreci ve tartışması değil, AB'nin geleceği ile yakından ilgilidir. Türkiye'nin sahip olduğu potansiyel hem kendisi hem de AB için bir çıkış olabilir. Bunun yolu ise Türkiye'nin, Almanya ve Fransa ile üç ana kurucu ortak olacağı "Yeni Avrupa Birliği" ile olacaktır. Yeni Avrupa Birliği, kültürel ve ekonomik ve siyasi krizdeki AB'nin neredeyse tek çıkışıdır.