• 18.10.2011 00:00
  • (2449)

 

Marx ve Engels'in 1848 Şubatı'nda Londra'da Almanca yayınladıkları Komünist Manifesto şu çağrı ile biter; "Proleterlerin zincirlerinden başka yitirecek bir şeyi yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır; bütün ülkelerin işçileri, birleşin!".

Marx ve Engels'in çağrısında nispet yaparcasına bugün dünyanın pek çok ülkesinde "Biz yüzde 99'uz" diyen milyonlar "Wall Street'i İşgal Et" mottosu ile sokaklarda, meydanlardalar.

Aslında bugünlerin geleceği belli idi. Dünyanın farklı ülkelerinde gerçekleşen küreselleşme karşıtı eylemler, G20 toplantılarının yapıldığı her yerde protesto edilmesi, 2005 yılında Fransa'da, Almanya'da, 2008'de Yunanistan'da, 2011'de İngiltere'de gerçekleşen ve başını sistem dışına itilmişlerin ve gençlerin çektiği eylemler aslında sürekli başka bir arayışa işaret etti; "daha adil bir dünya". Bu arayış var olanın adil ve adalatli olmadığını söylüyor. Daha adil, adaletli bir dünya için sokaklara çıkanlara şimdi dünyanın her yerinde ve daha geniş kesimler destek veriyor. Çünkü artık "marjinal" addedilen "normal"leşiyor. Daha önce dünyanın "yüzde 1"'ni protesto eden "yüzde 1"e şimdi dışarıda kalan "yüzde 98"in büyük bir kısmı da destek veriyor ve "Biz yüzde 99'uz" diyorlar.

Kabul edelim ki, marjinal addedilenin normalleşmesine, dünyanın her yanında olduğu gibi ABD'de de milyonları sokağa dökülmesine cesaret veren gelişme "Arap Baharı'nın" yaktığı ateştir. Arap Baharı'na yol açan süreçte yaşanan haberleşme, örgütlenme, direnme deneyimleri hem bugüne kadar olanların sentezi hem de bundan sonraki süreç için büyük bir yol gösterici oldu.

1990'larda sosyal bilimlerde önemli bir çalışma alanı olan "Yeni Sosyal Hareketler" nihayet ete kemiğe bürünerek dünyayı değiştirecek dinamiği yakaladı. Bu aynı zamanda "birey"in, nesne olarak değil "özne" olarak tarih sahnesine de çıkışıdır.

Dünyada var olan adaletsiz sistemi değiştirmek isteyenler, daha adil bir dünya mümkün diyerek sokaklara çıkarken; Türkiye'de bu grupların paydaşları olanlar, Ankara'da bir salonda özgür ruhlarını, toplantı sonunda "Halkların Demokratik Kongresi" adını alan harekete teslim etmeleri tarihin bir ironisi olsa gerek.

12Haziran seçimlerine "Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku" adı altında katılan 17 parti ve kurum bu birlikteliği, bir adım daha ileri taşıdı. Hafta sonu Ankara'da Kongre hareketi olarak başladıkları birlikteliği Halkların Demokratik Kongresi (HDK) olarak tescil ettiler. 2007 ve 2008'de denenip başarılı olmayan "Çatı Partisi" girişimi bu kez başka bir adla bir kez daha denenmeye başladı.

İki gün süren toplantıda salonda her zamanki gibi sembolik düzlemde insanı rahatlatan pankartlar, belagatlar haberlere yansıdı.

Peki 2007-2008'de denenip başarılı olamayan hareket bu kez başarılı olabilir mi?

Yani Mecliste 30'un üzerinde milletvekili olan bir hareket başarılı olabilecek mi?

Bu soruların cevabını hareketin sonuç bildirgesindeki bir kaç satırı analiz ederek verebiliriz. Toplantının sonuç bildirgesinde bir bölüm şöyle, "AKP hükümeti ve devletin siyasal alana yönelik tutuklama saldırıları koşullarında toplanan Kongremiz, hapishanelerdeki tüm siyasi tutsakları selamlayarak derhal özgürlüklerini talep etti. Halkların Demokratik Kongresi Türkiye'nin ana muhalefet hareketidir. Türk sağının ve hakim sınıflarının ortak çıkarlarının savunucusu ve dünya kapitalizminin bölgesel uç beyliği AKP iktidarı karşısındaki sahici bir direniş odağıdır."

Gerek bu satırlarda gerekse sonuç bildirgesinin tamamında ne dünyada ne de Türkiye'de yaşananı anlamaya, analiz etmeye yönelik neredeyse hiçbir satır yok. Bunlar olmadığı gibi kendi dünyasını yaratmış, o dünyada pozisyonunu belirlemiş üstten bir bakış söz konusu. Bu bakış, bir kez daha ölü doğumun işaretidir.

Bu hareketin niye başarılı olamayacağını daha önce şu nedenlere bağlamıştım. İlki bu hareketi talep edenlerin AK Parti'ye siyaseten muhalefet etmeyi öncelik haline getirenler tarafından talep edilip, başlatılmaması. İkincisi ise bu hareketin ana gövdesinin esas olarak 'kimlik siyaseti' yapan Kürt siyaseti tarafından oluşmasından. Kimlik siyasetini esas alan Kürt siyaseti, son iki yıl içinde hayata geçirdiği bütün ortak platformlar, farklı düşüncelerin törpülenip homojenize edilmesi ile sonuçlanmıştır. Son toplantı ile dışarda kalanların da homojenize edilmesinde büyük yol katedilmiştir.

Elbette ki, bu konuda yanılmak en büyük arzumuz olacaktır.

Şu açık Türkiye'de, AK Parti'ye siyaseten muhalefet edecek partiye ihtiyaç var. Ancak salt bu ihtiyaç, hiçbir alternatif arayışa o "biricikliği" vermez. Hele hele AK Parti'ye muhalefeti, salt AK Parti karşıtlığına indirgemek ise "siyasetsizlikten" başka bir şeyi ifade etmez.

Bugün Türkiye'nin AK Parti'ye daha demokratik adım attıracak, başladığı açılımları daha da ileriye götürmesine katkı verecek, değişimi taşıyacak siyasal bir partiye ihtiyacı var; AK Parti karşıtlığını siyaset sanan muhalefete değil.

Son olarak yazının başlığına bir kez daha dönelim. Bir tarafta daha adil bir dünya için "Biz yüzde 99'uz" diyen sanal alemde örgütlenip sokağa çıkanlar. Diğer taraftan sokaktan salonlara hapsolan "Halkların Demokratik Kongresi".

Sahi sizce hangisi daha yaratıcı?