• 8.11.2011 00:00
  • (2709)

 Başbakan Erdoğan 2008 yılının başında Almanya'yı ziyaretinde yaptığı konuşmada; "Asimilasyon ile entegrasyonu birbirinden kesin çizgilerle ayırmak gerekir, asmilasyon bir insanlık suçudur" ifadesini kullanmıştı.

Aradan geçen 3 yılı aşkın süre içinde bu konuda çok fazla ilerleme olmadığını Başbakan'ın son ziyaretinde bir kez daha gördük. Erdoğan'ın Türkiye ile Almanya arasında imzalanan "işçi alımı anlaşması"nın 50. yılı dolayısıyla gerçekleştirdiği ziyarette verilen mesajlar üç yıl öncesinden farklı değildi. Almanya'da 3 milyon civarında Türk yaşıyor. Bunların büyük bir kısmı da Alman vatandaşı. Buna rağmen Almanya'da "vatandaşlık" bağlamındaki tartışmalar sona ermiş değil.

Göçmen ve yabancı uyruklu Alman vatandaşlarının ülkede karşılaştıkları en büyük sorun toplumsal uyum ve entegrasyon olduğunu fark eden Alman hükumeti 2005 yılında bu konuda somut adımlar atmanın zorunluluğunu hissetti. Hükumet önce Almaya'nın göç ülkesi olduğunu kabul etti ve göçmen ve yabancı uyruklu Alman vatandaşlarının topluma uyum sağlamasını hızlandırmak için bir çalışma başlattı. Hazırlanan "Ulusal Uyum Planı" sorumlu bakanlığın gözetiminde 2007'den itiberan uygulanmaya başladı. Ancak aradan geçen sürede fazla ilerleme sağlamadığı görülüyor.

Uygulamaya konulan "Ulusal uyum planı" göçmen ve yabancı uyruklu Alman vatandaşlarının topluma uyum sağlamasında en büyük araç olarak "dil"i yani Almanca öğrenilmesini belirlemiş. Bu bakışa göre ortada ana gövde olarak duran Almanya ve Almanlık ile ona entegre olup uyum sağlaması gereken "yabancılar" var. Yani hedef dışarıda kalanların, bütüne dahil edilmesi. Bu bakış, entegrasyondan çok asimilasyona yakın duruyor dersek yanılır mıyız?

Entegrasyon Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "uyum" adı altında; "Toplumsal çevreye veya bir duruma uyma, uyum sağlama, intibak, entegrasyon" olarak tanımlanmış.

Asimilasyon ise aynı sözlükte; "farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etme sürecinin sonu" olarak tarif ediliyor.

Almanya'daki durum ne? Buna cevap vermek için Almanya'nın "Ulusal Uyum Planı"nda temel araç olarak kullanılan "dil"in işlevine bakmak yeterli. Dil öğreniminin, iletişim kurmadaki önemine atfen, toplumsal uyumda önemli bir araç olacağı varsayımına dayanan hedefler, toplumsal bir varlık olan insanı, mekanik bir varlığa dönüştürmektedir. Oysa dil öğrenimi kadar önemli olan; dilin kullanımı, dili kültürel olarak beslemek, ortak bir dili konuşanların ortak bir kültür üretmesi ve onun üzerinden bir iletişim dili üretmelerine fırsat tanınmasıdır. Bir ülkeye aidiyet duymak sadece ortak dili kullanmak değil ortak bir değerler sistemini sahiplenmektir. Sahiplenmenin araçlarından birisi iletişimse, diğeri de siyasettir. Siyasal süreçlere katılım, toplumsal ortaklığı sadece üretmez aynı zamanda dönüştürür. Almanya'daki Türklerin (ve diğer yabancıların) bulundukları yerlerde yerel siyasete katılım kanallarının kısmen sınırlı oluşu, doğal olarak toplumsal dışlanmanın ilk adımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya örneğinde dilin bu kadar belirleyici ve baskın bir uyum aracı olarak görülmesi entegrasyon hedefini, asimilasyon çizgisine yaklaştırmaktadır.

Almanya'nın uygulamaya koyduğu bu programın iki temel eksiği var. İlki, uyum gibi zihinsel bir kabullenme ve sahiplenme gerektiren süreci teknik değişiklerle gerçekleşeceğine olan inanç. İkincisi ve daha temel eksik ise; uyumun "tek taraflı beklenti" oluşu. Bu iki eksiğin bize gösterdiği gerçek şu; ortada olan sorun sadece göçmenlerin/vatandaşların Almanya'ya uyum sağlayamaması değil, Almanya'nın vatandaşlık tanımının toplumdaki farklılıklara "artık" cevap verememesidir. Bugün Almanya'daki (ev bir çok Avrupa ülkesindeki) sorun, entegrasyon ve uyumun sadece "beklenmesidir". Avrupa'nın bir çok ülkesinde karşımıza çıkan "ırkçı sağ"ın yükselişi bu tek taraflı bakışın siyaseten güçlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bu tek taraflı bakış terk edilmelidir.

Farklılıkların bütüne uyum sağlamasının yolu, katılımcı bir süreçle çok kültürlü vatandaşlığın üretilmesi sürecinin başlatılmasıdır. Bu, daha fazla siyaset, daha fazla katılım ve daha fazla demokrasi ile gerçekleşebilir.

Yazıya Başbakan Erdoğan'ın sözü ile başladık, Türkiye ile bitirelim. Başbakan Erdoğan'ın Almanya'da 3 yıl önce söylediği önemli söz, Türkiye için de değerini koruyor. Türkiye'de de bütün farklı kültürel kimliklerin bütüne asimilasyonunu değil entegrasyonunu sağlamak, farklılıkların kendilerini kamusal alanda ifade etmelerini ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hissetmelerini sağlamak ve bunu anayasal güvence altına almaktan geçiyor.

Bunun yolu da Almanya'ya önerdiğimiz gibi Türkiye'de de daha fazla siyaset, daha fazla katılım ve daha fazla demokrasiden geçmektedir.