• 11.11.2011 00:00
  • (2566)

 30 Ekim'de meydana gelen 7.2 şiddetindeki depremden sonra Van bu kez de 5,6 ile sarsıldı. İlk depremde Van ve Erciş'te 120'ye yakın bina çökerken; son depremde Van merkezde 25 bina birden yıkıldı. Son depremde yıkılan binaların 30 Ekim'de meydana gelen 7,2'lik deprem ve sonrasında meydana gelen artçı depremlerden gördükleri zarardan çökmüş olmaları en güçlü olasılık.

İlk depremden sonra bölgeye gitmiş Van merkez ve Erciş'i yakından görmüştüm. Orada bulunduğum iki günde gördüklerim, dinlediklerim ölümün depremden değil insanlardan geldiğini gösterdi.

İster istemez Van'da gördüklerimi daha önce gördüğüm 1999'da Gölcük (17 Ağustos) ve Düzce'de (12 Kasım) olan depremleriyle kıyasladım. Bu kıyaslamada iki farklı resim ortaya çıkmıştı.

Bu farklı resimlerinde birinde devlet/kamu ve sivil toplum var. 1999'daki Gölcük depremine devlet 3 gün sonra (üstelik Ankara'ya 1 saat uzaklıktayken) müdahale edebilirken; Van depremine hemen müdahale edilmişti. Van'da ortaya çıkan devlet görüntüsü afet ve olağanüstü hale sivil savunmadan arama kurtarmaya, sağlık hizmetlerinden sivil toplum kuruluşları ile yardımlaşma ve işbirliğine kadar çok alanda hazırlıklı olduğu yönünde. 1999'da Gölçük'e 3 gün sonra varan devlet ilk iş olarak kendisi yokken arama kurtarma yapan, sağlık ve barınma hizmetleri veren, yardım toplayan ve dağıtan sivil toplumu kuruluşlarını kendine "düşman" ilan etmiş ve bazıları da "ötekileştirerek" gözden düşürmeye çalışmıştı. Yani 1999'da devlet depremde bile ideolojik gözlüğünü çıkarmamıştı.

İkinci resimde ise başka bir acı gerçek var. Bu gerçek ise iki bölgedeki yapı stoğu arasındaki büyük fark. Bunu en iyi gösteren gerçekler ise depremlerin şiddetleri ile bağlantılı olarak yol açtığı maddi, manevi kayıplar arasındaki farktır. Elbette Gölcük ve Düzce'de meydana gelen depremde maddi ve manevi kayıplar kantitatif olarak daha fazladır ancak; Van'da meydana gelen depremleri yapı stoğunu dikkate aldığımızda ağır kayba yol açtığı bir gerçektir.

Van'da 7,2'lik ilk depremde yıkılan binaların en yükseği 6-7 kat, en düşüğü ise 2-3 kattır. Üstelik Van'da iki gün boyunca gördüğümüz ve depremzedelerin bize ifade ettiği; yapıların yüzde 50-60'nın da içerden kullanılamaz durumda olduğunu eklerseniz karşınızda yapı stoğu açısından ağır bir tablo olduğunu fark edersiniz. Bu resmin özeti şudur; Van'da (üstelik merkezde) 2-6 kat arasındaki binaların orta ve şiddetli depreme dayanaklığının yüzde 0 (sıfır) yakın olduğudur.

Bu resim Van'da böyleyken mesela Diyarbakır'da, mesela Hakkari'de, mesela Şırnak'da, mesela Siirt'te farklı mıdır? Yani buralardaki yapılar olası depreme dayanıklı mıdır?

Hiç sanmıyorum. Buralarda da yapı stoğunun depreme dayanıklılık konusunda Van'dan çok farklı olduğunu zannetmiyorum.

Kabul edelim Van'da meydana gelen depremler, Doğu ve Güneydoğu'da bugüne kadar hiç konuş(a)madığımız pek çok gerçeğin olduğunu göstermiştir. Kürt sorunu sosyal açıdan bölgede pek çok sorunun üstünü örtmüş ve ilerde telafi edilmesi güç sorunları görünmez kılmıştır. Van'da meydan gelen depremlerdeki kayıplar Kürt sorunun toplumsal maliyetinin bugüne kadar konuştuğumuzdan çok daha ağır olduğunu göstermiştir. Bugüne kadar Kürt sorunu konuşurken harcan milyonlarca dolar ya da kaybedilen 40-50 bin insan maliyet ve kayıp olarak karşımıza çıktı. Oysa deprem aslında daha ağır maliyet ve daha çok can kaybının yaşanabileceğini göstermiştir. Bu potansiyel olarak sadece bölgede değil Türkiye'de Kürtlerin yoğun olarak göç ettikleri yerlerde söz konusudur.

Kürt sorununun yol açtığı sorunlardan birisi de "göç"tür. 1990'ların ortasından itibaren köy boşaltmalarla ortaya çıkan göçün bir ucu Batı'ya İstanbul'a, İzmir'e, Sakarya'ya, Bursa'ya ulaşırken; bir ucu Akdeniz'e Adana'ya, Mersin'e ulaştı. Bu göçün bir ucu da bölgedeki şehirlerin merkezlerine ulaştı. Diyarbakır'ın nüfusunun son 10 yılda 2-3 kat artışı, Aynı şekilde Van'ın nüfusunun 3 kat artması bu göçün sonucudur. Göç sadece issizlik gibi ekonomik bir sorun olarak karşımıza çıkmadı. Barınma ihtiyacı, sosyal entegrasyon bu sorunlardan sadece bir kaçı.

Göçün yol açtığı nüfus artışı karşısında doğan barınma ihtiyacı denetimsiz binalar, kaçak katlar yapılarak giderilmeye çalışıldı. Ya da şehirlerin en yoksul mahallerinde kötü şartlarda yaşamayı kabul ederek giderildi bu ihtiyaç karşılandı. Üstelik bu sadece Doğu'da değil, Batı'da büyükşehirlerin hızla genişleyen mahallerinde de böyle. İstanbul'un göbeğinde Şişli'nin ortasında, Beyoğlu'nun varoşlarında bu mahallerden çok var.

Kürt sorununu bugüne kadar haklı olarak sadece hak ve özgürlükler üzerinden tartıştık. Ama artık kabul edelim ki, bunu yaparken de daha ağır sosyal maliyetin üzerini örttük. Deprem bunlardan birisi sadece.

Varlık ve meşruiyetini Kürt sorununun varlığına dayandıran BDP'li siyasiler ve yerel yöneticileri içim depremi, yapı denetimini, sokaktaki çocukları durumlarını salt sorun olarak tartışmak ve çözüm aramak, "büyük" Kürt sorunu yanında "küçük ve lüks" olarak algılanabilir ama değil.

Evet Kürt sorunu bir yönüyle hak ve özgürlük, demokrasi sorunu ama diğer yönüyle de Kürtlerin hayatta kalma sorunu. Deprem bize bunu gösterdi. Bakalım görebilecek miyiz?

PKK YENİDEN EYLEMSİZLİK İLAN EDER Mİ?

Van'daki ilk depremin ardından yazdığım yazıyı şöyle bitirmiştim; "Gelin doğal afetin sunduğu bu acıyı bir fırsata çevirelim. Yeniden konuşmak için, yeniden çözüm için bir fırsat yaratalım. Kürdüyle Türküyle, Doğulusuyla, Batılıysa bunu talep edelim.

Bu fırsatı yaratmak PKK'nın elinde. Bunun yolu eylemsizlik ilanıdır. Bulunduğumuz noktada çözüm yolunda adım atılmasının ilk koşulu budur."

Bugün BDP ve DTK Eşbaşkanlarının Kuzey Irak'ta Talabani ile yaptığı görüşmelerden sonra eylemsizlik sürecinde PKK'dan ilk adım gelirse sürpriz olmaz.