• 15.11.2011 00:00
  • (2087)

Son dönemde Kürt sorunu üzerine konuşurken, tartışırken siyasi aktör olarak iki partiyi referans alıyoruz: AK Parti ve BDP. AK Parti tüm Türkiye'de olduğu gibi bölge de en güçlü parti. Bölgenin bir diğer güçlü partisi ise BDP. İki partinin bölgedeki rekabeti bugün yaşadığımız çözümsüzlük sürecinin de önemli nedeni. Elbette bir diğer neden ise şüphesi AK Parti'nin bu süreçteki ve genel olarak siyasal alandaki yalnızlığı.

Oysa bu iki partini bölgedeki rekabet dışında önemli ve ortak bir özelliği daha var: İki parti yaşanan değişim sürecine rağmen hala devletin "yasaklı çocukları" olmaları. Devlet içinde AK Parti'ye karşı yapılan bunca darbe planının, açılan kapatma davasının ve her fırsatta ortaya çıkan "AK Parti karşıtlığı"nın başka bir açıklaması yoktur.

AK Parti ve BDP'yi yasaklı çocuk yapan onların kültürel kimlikleridir. Türkiye'deki vatandaşlık tanımı İslami ve Kürt kimliğini yok sayıp; vatandaşlığı "Türk/Laik" nosyonları üzerine inşa etmiştir. 1960'ların sonunda başlayan değişim süreci bu iki kimliği özgürleşmiştir. İslami kesim "sağ"dan ve K;rler de "sol"dan kopararak özgürleştirmiştir. Bu süreç içinde devletin beka bekçisi Anayasa Mahkemesi bu kimliklerin kurdukları partileri "irtica" ve "Türk kimliği dışında farklı kimliklerin varlığını savunma" gerekçeleri ile kapatmıştır.

2009 yılında DTP'nin kapatılması ve 2008 yılında AK Parti'nin "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olduğu tespitine rağmen "nitelikli çoğunluk sağlanamadığı" için kapatılmamış olması, bu anlayışın son örnekleridir. Unutmayalım AK Parti'nin kapatılmaktan son anda kurtulması, AK Parti'nin tek başına iktidar olduğu dönemde olmuştur.

İslami kesimin sekülerleşme sürecinin bir taşıyıcısı olarak AK Parti aynı zamanda Türkiye'deki devlet-toplum ilişkisinin normalleşmesinin de önemli bir taşıyıcısı olmuştur. Bu açıdan son yıllarda yaşanan dönüşüm esas olarak sadece bu döneme özgü değil, tarihsel perspektif içinde yapısal dönüşümü de ima etmektedir.

İslami kesimde AK Parti şiddetsiz bir dönüşümü başarırken, Kürt siyasallaşması bunu başaramamıştır. Bunun nedeni PKK öncesi barışçı Kürt siyasi hareketlerinin önce devlet sonra da PKK şiddeti ile yok edilmesidir. 1990'ların başında siyasallaşmaya başlayan Kürt partileri PKK'nın şiddet üzerinden kurduğu hegemonyayı kıramadığı için "siyasi parti" işlevlerini yerine getirememişlerdir. Bugün BDP örneğinde görüldüğü gibi makro düzeyde PKK ile aradaki mesafe neredeyse kapanmıştır. O yüzden BDP'den PKK şiddetine mesafe almasını beklemek sadece bir temennidir ve gerçekle bağı yoktur.

AK Parti'nin Türkiye'de başlatmış olduğu yapısal dönüşümün bir parçası da Kürt sorununun çözülmesini hedefleyen demokratik açılım sürecidir. Ancak son dönemde PKK'nın artan şiddeti; bir siyasi parti ve iktidar olarak AK Parti'nin demokratik adımlarını yavaşlatmıştır. Çözüm sürecinde demokratik adımları yavaşlatılması ve terörle mücadeleye öncelik vermesi AK Parti'nin "çözüm istemeyen taraf" olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu haksız bir eleştiridir. Bu aşamada AK Parti'ye yönelik en anlamlı eleştiri "terörle mücadele"nin "demokratikleşme"nin alternatifi olmadığını ve ne olursa olsun demokratikleşmenin hızlanarak devam etmesi gerekliliğidir.

İçinde bulunduğumuz bu süreçte en büyük sorumluluk siyaseten BDP'ye ve Kürt ve Türk demokratlarına düşmektedir.

BDP'ye düşen PKK'nın ilk etapta şiddeti durdurması ardından da sınır dışına çekilmesidir.

Kürt ve Türk demokratlarına düşen ise iki parti dışında alternatif bir siyasal dilin üretilmesine katkı sunmaktır. Elbette PKK'nın Kürt sorununu "sadece ben temsil ederim" anlayışının sonucu olarak önce DTK üzerinden farklı düşünen Kürtleri, sonra da Kongre Hareketi ile farklı düşünen sol/cu parti ve grupları homojenize etme arzu ve gerçeğini unutmadan.

ZORUNLU OLARAK SOL'A GİRİŞ

Elbette AK Parti ve BDP'nin yasaklı çocuk olduğu devletin hala güçlü sahibi olan olduğunu düşünen CHP'nin -ki, sorunun anasıdır- Kürt sorununun çözümüne katkıda bulunmasını beklemek sanırım hayal görmekle eş anlamlıdır. Çünkü Genel Başkanı'nın kültürel kimliğini hala saklayarak başkanlığını sürdürüyor. Kürt sorununun çözümü konusundaki duyarlılığını çok iyi bildiğimiz Sezgin Tanrıkulu, partinin pozisyonunun ne olacağının konuşulduğu her PM ve MYK toplantısında sürekli eleştiriliyor. Kürt sorununun tarihsel olarak anası olan CHP'nin çözüm konusunda siyasi aktör olma şansı olabilir mi?