• 22.11.2011 00:00
  • (2811)

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün başlattığı "Dersim" tartışması bir çok açıdan önemli. Dersim tartışması, Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesini sağlama potansiyeli kadar CHP'nin kendi geçmişiyle ve siyasal davranış olarak CHP'ye oy vermesi mümkün olmayanların (mesela Alevilerin) kendileriyle yüzleşmesine vesile olabilir.

1937-38'de Dersim'de ne yaşandığı ve bundan kimlerin sorumlu olduğunu az çok biliyoruz. Dersim'e müdahalenin neden yapıldığını da. Dersim Cumhuriyet'in fethedemediği son kale idi. Son kaleyi katliamla ele geçirdi Cumhuriyet.

Dersim, sosyolojik olarak Kürt ve Alevi kimliğinin birbirine eklemlendiği bir coğrafyadır. Kürtlük siyasal kimlik, Alevilik de kültürel kimlik olarak Cumhuriyetin tanımladığı "Türk/laik" vatandaşlık prototipine uyumlu değildir.

Vatandaşlığın "Türk" nosyonu, Türkleri dışındaki; "laik"lik nosyonu da dinsel ve kültürel kimliklerin "homojenize" edilmesini, devletin bekası için zorunlu kılmaktadır. Dersim'de olan bir yok ederek de bölgeyi her açıdan fethetmektir.

Dersim'de yaşananlar adım adım planlanmıştı. General Abdullah Alpdoğan'ın bölgeye gönderilmesi, Dersim, Bingöl ve Elazığ'da sıkıyönetim ilan edilmesi bu planın parçalarıydı. Bu planın sahipleri de Cumhuriyeti kuran, vatandaşlığı bu nosyon üzerine inşa edenlerdir.

Dersim'de açık şiddet ile yapılan homojenizasyon, Türkiye'nin her yerinde 1924-25'ten itibaren uygulanmış ve her il/ilçenin merkezinde "Türk/laik" kültürel kimliği sahiplenen bir sınıf yaratılmıştır.

CHP'nin Kürt sorunun "anası" olmasının kaynağı budur. Çünkü Kürt kimliğini yok sayan ve bütün Kürtleri Türkleştiren politikanın sahibi ve uygulayıcısı CHP'dir. Kürtlerin bugün CHP'ye mesafeli durmaları bu açıdan anlamlı, anlaşılır ve tutarlı bir davranıştır. Eğer CHP, Kürt sorununun çözümünün bir parçası olacaksa, sadece Dersim'le yüzleşmekle olmaz. Daha derin bir yüzleşme zorunludur.

Peki Aleviler...

Kürtlerin CHP'ye aldığı mesafeyi Aleviler neden alamıyor?

Alevileri CHP'ye bu kadar bağımlı kılan ne?

Alevilerin çoğunluğu için CHP'ye olan bu bağlılığın tek nedeni Atatürk görülmektedir. Atatürk'ün Aleviler tarafından nasıl görüldüğünü Alevi Bektaşi Federasyonu eski Başkanı Ali Balkız verdiği bir söyleşide ifade etmiştir; "Aleviler Mustafa Kemal Atatürk'ü büyük kurtarıcı olarak görürler. .... Aleviler, 'Hazreti Ali, Mustafa Kemal Atatürk olarak zuhur etti, geldi' diye inanırlar. 'Bizi ancak böyle biri bu zulümden kurtarabilir' derler. Aleviler Atatürk'ü mitleştirmişlerdir."

Elbette bütün Alevilerin böyle düşündüğünü iddia etmek doğru değildir ama yüzde 80-90 gibi bir oranının böyle düşündüğü de aşikardır. Böyle düşünenlerin gerekçesini de Balkız aynı şöyleşide; "En sağcısı bile Kemalisttir. Atatürk'ü severler. Onları, Atatürk yurttaş konumuna getirdi. Büyük bir istibdattan kurtardı, Aleviler'i adam yerine koydu" sözleriyle ifade etmiştir.

Oysa aynı Atatürk'ün kurucusu olduğu Cumhuriyet, Dersim'de sadece Kürtleri hedef almadı. Bir hedefi de Aleviler ve Alevi kimliği idi.

Üstelik Aleviler sadece Dersim'de değil, 1924'ten itibaren kamusal alanda yok sayılmış, ibadethaneleri, dergâhları kapatılmış, dedeleri yok sayılmıştır, ciddi şiddete maruz kalmışlardır.

Alevilerin Atatürk ve CHP'ye bakışı, sağlıklı değil hastalıklıdır.

Ne yazık ki bu hastalıklı bakışı doğrulayan gelişmeyi Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP genel başkanı olmasından itibaren fiili olarak yaşıyoruz.

Özel alanda Kürt ve Alevi kimliğinden hoşlanan Kılıçdaroğlu ne yazık ki, bu kimliğini kamusal alanda pek sevmiyor. Genel başkan olmasından bu yana 1 ya da 2 kez "Alevi" kelimesinı kullandı.

Buna rağmen Aleviler, 12 Eylül 2010 anayasa değişikliği referandumunda yüzde 90'nın üzerinden "hayır" oyu verdi. CHP Tunceli'de 2007 seçimlerinde yüzde 16,6 oy alırken; 2011'de yüzde 56,2 oy almıştır.

Bu tabloyu sadece "Stockholm Sendromu" ile açıklamak kolaycılık olur.

Türkiye'nin geçmişle yüzleşmesi ne kadar zorunluluksa; Alevilerin de kendileriyle ve CHP'yle yüzleşmesi o kadar zorunlu...

Bu yüzleşme Aleviler için, "Eski Türkiye"nin bekçiliğinden kurtulmasının da yegane yoludur.