• 24.11.2011 00:00
  • (2606)

 AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan bir önemli açıklama daha yaptı ve Dersim ile ilgili olarak 'devlet adına özür diledi'. Bu özür, gerek Başbakan olarak gerekse geldiği gelenek açısından çok önemlidir. Çünkü tarihsel olarak 'Alevilik', AK Parti'nin neredeyse tek yumuşak karnıdır.

Başbakan Dersim konusunda olduğu gibi 2007 yılında da Kürt sorunu konusunda benzer bir açıklama yapmış ve 'geçmişte yapılan hatalara' referansa vererek 'Kürt sorunu benim sorunumdur' diyebilmiştir.

Başbakan'ın bu 'özür'ünü küçümseme, Kılıçdaroğlu'nun ifadesi ile samimi bulmama en hafifinden; 'gerçeklikten kaçış'tır.

Başbakan'ın özrü, 'Aleviler ve Kürtler arasında bir etki yaratır mı' diye kendi kendime sorduğumda verdiğim cevap ne yazık ki çok olumlu değil. Özelliler Aleviler arasında Başbakan'ın bu çıkışının 'popülist' bulunacağını bile söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta CHP cenahından gelen 'Cumhuriyete savaş açtılar' söylemi tam da Alevilerin duygusunu yansıtmaktadır. Ama bu algı, Başbakanın özrünün değerini ve önemini düşürmüyor.

Burada sorun ne yazık ki Alevilerin 'siyaset' ve 'gerçek'likle kurmuş oldukları ilişkide. Alevilerin sadece Dersim değil özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca yok sayılması ve dinsel bütün görünürlüklerinin bastırılmasına rağmen; CHP ile ve özel olarak da Atatürk'le kurmuş oldukları ilişki ne yazık ki hastalıklı bir ilişkidir. Bu durumu psikolojik açıdan 'Stockholm Sendromu' ile açıklamak mümkün. Ama bu kavram, Alevilerin siyasetle kurmuş oldukları ilişkiyi açıklamakta yetersiz.

Alevilerin siyasetle kurmuş oldukları ilişkiyi ben 'gerçeklik korkusu' olarak tanımlamaktan yanayım.

Alevilerin CHP ve Atatürk'ler ilgili kurmuş oldukları ilişki tarihin bir anında yaşanan 'altın çağ'ı hatırlatıyor. Alevilerin Osmanlı'da millet sisteminin en altında yer alışları, ulus-devlet sistematiği içinde eşitlenmiş göründü. Ama gerçekte hiç bir zaman Aleviler 'eşit' vatandaş olamamışlardır. Alevileri kendilerine yarattığı bu 'altın çağ' ne yazık ki onları siyasal ve toplumsal gerçeklikten koparmıştır. Bu yüzden Alevilerin bugün yaşadığı durumu psikolojik olarak 'Stockholm Sendromu' ile açıklanabilir ama sosyolojik ve siyasal olarak durum 'gerçeklik korkusu' ve 'gerçeklikten kaçış'tır. Gerçek hayatta başka bir dünya var ve Aleviler ne yazık ki bu gerçekliğin dışındadır.

Kültürel kimlik olarak kendisini yok sayan, acılar çektiren bir rejime, partiye ve kişiye olan bağlılık hiç yaşanmamış 'altın çağ' ile rasyonelleştirilmektedir.

Bugün Alevilere düşen, bu gerçeklik korkusunu aşıp geçmişle yüzleşme ve siyasete sahip çıkmaktır.

Alevilerin siyaseten kendilerini hapsetmiş oldukları AK Parti karşıtlığı da tarihsel olarak anlaşılabilir ama siyasal olarak savunulamaz.

Alevilerin siyasete sahip çıkmalarının ilk koşulu CHP'ye almaktır. İkinci koşulu ise siyasete ve demokrasiye sahip çıkmalarıdır.

Ama bir başka zorunluluk da Alevilerin yaşadıkları sorunların tek bir özür ile çözülemeyeceği gerçeğidir.

Çünkü nasıl ki, 'zorunlu din dersinin kaldırılması', 'Cem evlerinin ibadethane olarak tanınması' gibi düzenlemeler tek başına Alevilerin sorunlarının çözmeyecekse, tek bir özür de çözmez. Alevilerin sorunlarını çözecek olan kamusal alanda uğradıkları ayrımcılığın bitmesidir. Alevilerin sorunları Alevilerin kendilerini eşit vatandaş hissettikleri anda çözülür.

Son olarak en beklenmeyen anlarda geçmişle yüzleşme, özür, sorun sahiplenme, çözüm için somut süreçler başlatma cesareti gösteren Başbakan'ı tebrik etmek gerekiyor. Başbakan'ın Dersim konusunda devlet adına dilediği özür, Türkiye'de siyasi risk alan, siyasetin alanını genişletmek isteyen tek partinin ve liderin AK Parti ve Başbakan olduğunu göstermektedir. Başbakan'ın özrüne destek veren Diyabakır İl Yönetimi'ni görevden alan CHP'yi görünce; Erdoğan'ın dilediği özrün değeri daha çok ortaya çıkıyor.

Başbakan Aleviler için siyasetin önünü açmıştır. Bundan sonrası Alevilerde.

Bir Alevi olarak benim siyasal okumam budur?