• 24.02.2012 00:00
  • (2276)

MİT krizinin geride bıraktığı miras ciddi bir gerilimi oldu. Adına ne dersek diyelim, aktörleri kim olursa olsun ortaya çıkan kriz karşısında siyasal aktör olan AK Parti, siyasal alana yönelen yargının yerindelik denetimi arayışına, karşı hamlelerle cevap vermiştir. MİT Kanunu'nda yapılan ek düzenleme, soruşturmayı yürüten savcı ile birlikte emniyetin çeşitli kadrolarında yapılan görev değişiklikleri hükümetin bu kriz karşısında attığı adımlar olmuştur. Kabul edilmesi gereken bir nokta da bunların rutin değil, siyasal adımlar olduğudur.

Bu tartışma, kaçınılmaz olarak bazı soruları gündeme getiriyor. Çünkü bu gerilimin aktörlerinden birinin cemaat olduğu sıkça ifade ediliyor.

Bu noktada en önemli soru ve tartışılması gereken nokta, "Belli bir cemaate, mezhebe bağlı insanların bürokrasinin çeşitli kademelerinde yer almaları bizatihi sorun mudur?"

Bu soruya samimi cevap vermemiz gerekiyor.

Elbette bir cemaat ya da mezhebe yakın olan insanların bürokratik bir yapı içinde ağırlıklı olarak bulunması bir sorun ve endişe nedeni değildir.

Bu durumu sıkıntılı kılan, cemaat ya da mezhebin, kurumun kendi çıkarları ve işleyişinin yanında ait olduğu cemaat ya da mezhep çıkarları için kullanılmasında ortaya çıkar.

Şunu unutmayalım ki, Türkiye'nin Batılı anlamda siyasetle tanışmasının tarihi henüz çok yenidir. AK Parti'nin 10 yılık iktidarının bütün darbe girişimlerine rağmen sürmesi, bir anlamda siyasal alanın da kurumsallaşması anlamını taşıyor. Kabul edelim ki, bu süreç henüz bitmiş değildir. Siyasetin alması gerek yol vardır.

AK Parti'nin 10 yıllık iktidarı, önceki 80 yıla karşı bir koalisyonu ifade etmektedir. Bu koalisyonun seçmen tabanının büyük bir kısmı İslami hassasiyeti daha görünür olanlardan oluşmaktadır. Aynı zamanda yeni bir orta sınıf olan bu kesim, devlet-toplum ilişkisinin demokratikleşmesinden ekonomik düzene kadar pek çok paydada AK Parti'nin "esas ve doğal" tabanıdır. Bu büyük grubun içinde başta Gülen cemaatine yakın olanlar olduğu gibi farklı cemaatlerden, tarikatlardan olanlar da bulunmaktadır. Bu gruplar içinde hem ideolojik hem de örgütlülük açısından en güçlü olan da Gülen cemaatidir.

Bu büyük ve doğal tabanının yanında, AK Parti ile demokratikleşme, sivilleşme ortak paydasında buluşan laik kesimden insanlar da bulunmaktadır. Bu kesimi "destekleyici ve taşıyıcı" taban olarak tanımlayabiliriz.

Bu kesimin AK Parti tabanından farklılığı göreli olarak hükümete daha "eleştirel" olabilmesidir. Kanaat önderleri, yazarlar, akademisyenler böyle durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu kesimden gelenlerin zaman zaman AK Parti eleştirileri İslami kesimdeki yazarlar tarafından eleştirilmekte, hatta "oy tabanı" üzerinden "AK Parti'nin bunlara ihtiyacı mı var" türünden çıkışlarla önemsizleştirilmeye çalışılmaktadır. İfade edildiği gibi, liberal, demokrat, özgürlükçü aydınların, yazarların eleştirildiği gibi oy tabanları olmayabilir. Hatta bu, eleştirel durabilmek açısından bizatihi avantajdır da.

AK Parti'nin tabanı olan, partiye oy veren tek tek seçmenlerin, cemaatlerin, grupların partinin savunduğu değerlerin, siyasaların tümünü savunduğunu söylemek mümkün değildir. Ama bu tabanının ortak keseni "demokratik ve sivil bir Türkiye"dir.

Burada kritik nokta bu hedefe nasıl ulaşılacağıdır.

Elbette bunun yolu siyasetten, siyasi mücadeleden geçmektedir. Siyaset dışı her girişimin karşısında durmak, demokratların asli görevidir.

Son krizde cemaati zan altına bırakan gelişme Emniyet-yargı içindeki cemaate yakın isimlerin yoğunlaşmasıdır. Savcı Sarıkaya'nın bu girişiminin tek başına Gülen cemaatine hasredilmesi Gülen cemaatine haksızlık olduğu açıktır. Ama özellikle sosyal medyada cemaate yakın medya ve akademi dünyasından insanların "canhıraş cemaat" savunusu "olağan şüphe"yi arttırmaktan başka bir şey değildir.

Bu tartışmaya önemli katkılar sunan yazarımız Ali Bayramoğlu'nun bundan yaklaşık 17 yıl önce 11 Temmuz 1995'de Yeni Yüzyıl gazetesinde "Fethullah hoca ve cemaati" başlıklı makalesinde cemaatin özelliklerini sıralarken şu tespitleri yapar; "Cemaatin etki alanını kültürel dünyadan siyasi dünyaya doğru genişlemesi siyaset alanında tarikat ve ferdiyetçi, İslam anlayışı geleneğine uygun bir şekilde statükoculuğun savunmasına dönüşmektedir ki, bu, Fethullah Hoca cemaatini, zaman zaman güzergahından çıkarmaktadır. Fethullahçılar, kültürel alandan siyasi alana sıçradıkları oranda tıkanma, "sivil" niteliklini kaybetme, kültürel ve sosyal işlevlerini gereğinden fazla denetimsiz bir şekilde siyasileştirme riski taşımaktadır." Son krize bu gözle bakmakta da fayda var.

Hele hele demokrasi karşıtlarının pusuda bekledikleri bu süreçte; "demokrasi idealini paylaşanlar"ın kendi alanlarında kalarak işbirliği yapmalarından başka şans yoktur.