• 16.03.2012 00:00
  • (3093)

Dün Taksim Hill Otel'de Hrant Dink'in ailesi ve avukatları bir basın toplantısı düzenlediler. 5 yıl süren dava sonucunda 17 Ocak'ta verilen kararla Hrant Dink bir kez daha öldürüldü. Savcının aksine iddialarına rağmen, hakim ortada terör örgütü olmadığına hükmetti. Oysa savcı terör örgütünün varlığını mütalaasında 17 maddi delil ile temellendirmesine rağmen dava böyle sonuçlandı.

Davanın böyle sonuçlanmasının ardından cinayeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün talimatı ile soruşturan Devlet Denetleme Kurulu (DDK) Raporu yayınlandı. Rapor, bazı bölümlerinin "devlet sırrı" gerekçesiyle kapatılmasına rağmen önemli tespitlerde bulunuyordu. DDK raporu, "Hrant Dink'e yönelik bir tehlikenin varlığının emniyet ve jandarma personelince öğrenilmiş olduğu, Hrant Dink'in korunmasına yönelik istihbarat birimlerinin gerekli çalışmaları yapmadığı ve işbirliğine gitmediği, idari makamların Hrant Dink'e yönelik oluşan riskleri bilebilecek durumda olmalarına rağmen, her kademedeki sorumluların zincirleme eylemleri sonucunda tehlikeyi önlemek için gereken tedbirlerin alınmadığı" vurgulandı.

Gerek Anayasa'nın 17. maddesinde gerekse iç hukukun bir parçası durumunda olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 2. maddesinde ifadesini bulan yaşam hakkının korunması hususundaki pozitif yükümlülüğün yerine getirilmediği ve böylece ağır bir kamu hizmet kusurunun oluşumuna sebebiyet verildiği belirtilen raporda, "İdare organlarınca sürdürülen soruşturmalarda yasal olarak öngörülen süreçlere uyulmakla birlikte, gerek kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzuat düzenlemelerinin niteliğinden gerekse kamu görevlilerinin soruşturulması hususunda izlenen yöntemlerdeki hatalar/yanlışlıklar ve diğer eksiklikler sebebiyle yürütülen soruşturmalardan etkin bir sonuç alınamadığı kanaatine ulaşılmıştır" tespiti de yapılmıştır.

Bu raporu 14 Aralık 2010'da kesinleşen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Dink-Türkiye Kararı ile birlikte okuduğumuzda Türkiye'nin yapması gerekenler ortaya çıkmaktadır. AİHM davada Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) dört kez ihlal edildiği sonucuna vararak Türkiye'yi oy birliği ile mahkûm etmişti. Dünkü toplantıda bu hatırlatıldı. Rakel Dink'in ifadesi ile Dink davası bir yüzleşme davası.

Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler ve AİHM kararı gereği Dink Davası'nda bazı somut adımlar atmak zorunda olduğu hatırlatıldı. Atılması gereken bazı adımlar avukatlar tarafından şöyle sıralandı.

"- Hrant Dink'in öldürüleceği bilgisine sahip oldukları halde önleyici, koruyucu önlemler almayan bütün sorumlular tespit edilmeli ve cinayetin işleneceğini bildikleri halde neden hareketsiz kaldıklarının ortaya çıkarılması ile sorumlular hakkında caydırıcı cezai yaptırımlar uygulanması acilen gerçekleştirilmelidir. Bu sorumluların yargılanan örgütle ilişkileri ve örgüte yardımları doğrudan savcılarca araştırılmalıdır.

- Cinayetin ardından, delilleri yok eden, gizleyen, değiştiren, katil zanlısına kahraman muamelesi yapan tüm sorumlular hakkında, etkili soruşturmalar yürütülmelidir. Yine bu sorumluların halen yargılanmakta olan sanıklarla ilişkileri ve örgüte yardımları hususu aydınlığa kavuşturulmalıdır.

- 4483 Sayılı Yasa uyarınca ya da Trabzon Savcılığı'nca yürütülen ancak cezasızlıkla sonuçlanan tüm soruşturmalar yeniden yargılama konusu yapılmalıdır.

- Etkili bir soruşturma yolu olmadığı AİHM kararlarıyla saptanmış olan 4483 Sayılı Yasa'da değişiklik yapılarak, inceleme ve karar merciinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorununun giderileceği, kararların denetiminin tam yetkili bir yargı mekanizması tarafından yürütüleceği, mağdur ya da şikayetçinin sürece dahil edileceği düzenlemeler yapılmalıdır."

Yukarıdaki sıralanan adımlar, aslında Başbakan Erdoğan'ın dava sonrasında yaptığı "Dink davası Ankara'nın dehlizlerinde kaybolmaz. Altı dilde söylenen Sarı Gelin türküsünü, Şişli'de sıkılan bir kurşun susturamaz" çağrısından başka bir şey değil. Dink ailesi ve avukatlar bunu hatırlattı.

Sivas'ı unutmayalım

Önceki gün Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Sivas katliamı ile ilgili bir utanç kararı daha verdi. Yıllardır kamu dairelerinde pekçok işini gören ama mahkeme tarafından bulunamayan 5 sanık için dava zamanaşımından düştü. Hakimin, bu kararı hukuki gerekçelerle meşrulaştırması ikna edici değildir.

Bu karar, Dink Davası'nda savcının "terör örgütü var" mütalaasına rağmen, hakimin "var, ama ıspat edemiyorum" mazereti ile kendini savunmasına benziyor.

Sivas Davası'nda verilen karar bir kez daha hukuk metinlerinden daha önemli olanın uygulayıcıların zihniyet ve yorumu olduğunu göstermiştir. Gördüğümüz bir diğer gerçek de, bu konuda almamız gereken uzun bir yolun varlığıdır.