• 23.04.2012 00:00
  • (2785)

 

İshak Alaton, 28 Şubat günlerinde TÜSİAD Yönetim Kurulu'nun, hazırlattığı rapor nedeniyle ilk defa ibra edilmediğini söyledi. TÜSİAD'ın demokrasi derdi olmadığını söyleyen Alaton, "TÜSİAD üyesi işadamlarının 28 Şubat'ta muhtıra verildikten bir gün sonra Ankara'ya askerlere teşekkür için gittiklerini biliyoruz" dedi.

 MURAT AKSOY 

 

Nazım Hikmet'in bir şiiri var: "O mavi gözlü bir devdi". Onun karşısında oturduğunuzda size bakan iki mavi göz, yaşına rağmen gencecik düşünceleri size aktarıyor adeta. O iki mavi göz; şiirde geçen "Minnacık bir kadın sevdi" gibi, Türkiye'yi sevdi. Türkiye'nin demokratikleşmesi için mücadele etti. İşadamı olarak sahip olduğu imtiyazları hiçe sayarak pekçok risk aldı.

Bu hafta Söyleşi-Yorum'da 28 Şubat soruşturmasının devam ettiği bugünlerde darbelere, darbe süreçlerine İshak Alaton'un gözüyle bakmaya çalıştık. Darbeler karşısında iş dünyasının tavrını, darbelerin Türkiye'ye maliyetlerini konuştuk.

 

28 Şubat soruşturmasında ne düşünüyorsunuz?

Gecikmiş bir olay olmakla beraber Türkiye için çok sevindirici bir adımdır. Türkiye bağırsaklarını temizlemeye başlamıştır ve demokrasiye doğru yol almaktadır. Bu bana çok umut ve heyecan veriyor.

Neden?

Bugüne kadar bütün darbeler başarılı oldu. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat. Bütün bu darbelerin başarılı olmasının arkasında toplumun darbelere desteği var. Değişmeye başlamış olsa da şunu kabul etmemiz gerekiyor, darbesever bir toplumuz. Darbelerin başarılı olması askeri ve sivil bürokrasiyi devlet içinde kökleştirmiş ve her şeyin sahibi olduklarına inanmışlardı. Askerlerin özgüveni bundan kaynaklanmaktadır. O zaman karşımızda devletin sahibi olduğunu düşünen birileri ve buna razı bir toplum manzarası çıkmaktadır. O zaman ortada bir kavga da kalmıyor. Ama bu durumun Türkiye'ye maliyeti çok ağır oldu.

DARBELERİN MALİYET ÇOK AĞIR OLDU

Nedir darbelerin Türkiye'ye maliyeti?

Ben sadece 1980 ya da 28 Şubat'ın değil, darbelerin Türkiye'ye maliyetini ifade etmek istiyorum. 1945'te savaş bittiği zaman Avrupa'da yıkılmamış 3 ülke vardı; İsviçre, İsveç ve Türkiye. Bütün Avrupa yıkılmıştı ve 1950'ye kadarki 5 yıl içinde Avrupa'nın aç insanlarının bir kısmını Türkiye beslemiştir. Karaköy limanından her gün Türk tarım ürünlerini, Napoli'ye Marsilya'ya ve diğer limanlara taşıyan gemiler vardı. 1950 yılında Türkiye'nin fert başına geliri 200 dolardı. Bu rakam Almanya'da 50 dolardı: yani 1950'de 1 Türk 4 Alman'a bedeldi. Yıl 2000, Almanya'nın kişi başına geliri 36 bin dolar. Türkiye'ninki ise sadece 3 bin dolar. Yani 1950'de 1 Türk 4 Alman'a bedelken; 2000 yılında 1 Alman 12 Türk'e bedel.

Müthiş bir fark...

Evet yani Almanya Türkiye'den 48 misli daha hızlı büyüdü. Ama şunu da kabul etmek gerek. Almanya 50 yılda çok hızlı bir gelişme göstermedi. Normal demokratik şartlar altında gelişti. Demokrasi sayesinde bu kadar gelişti.

Türkiye neden gelişmedi?

İşte sorun tam da bu. Türkiye'nin gelişimi engellendi adeta. Kim engelledi? Darbeciler ve onların ortakları. Eğer Türkiye'de 1950'den sonra demokrasi darbelerle kesintiye uğramasaydı, 2000 yılında Türkiye'de kişi başına düşen gelirin 144 bin dolar olması gerekiyordu ama sadece 3 bin dolarda kaldı. İşte darbelerin Türkiye'ye maliyeti bu kadar yüksektir. Ülkeleri koşuculara benzetirsek Türkiye'nin ayağına gülle bağlı olduğunu ve o güllenin üzerinde de "darbeler" yazdığı görülecektir. Toplum zenginliği görmediği için fakirliğe mahkum oldu ve itiraz edemedi. Sistemden geçinmenin yolunu aradı.

BURJUVA DEĞİL DEVLET ZENGİNLERİ VAR

Toplum razı oldu diyelim peki burjuva neden bu kadere itiraz etmedi?

Çok iyi bir noktaya değindiniz. Karl Marx der ki; "Özgürlüğün bayrağını burjuvazi taşır". Avrupa'da bu böyle olmuştur ama Türkiye'de hiç olmamıştır. Çünkü; Türkiye'de Batılı anlamda burjuvazi hiç olmadı. Batı'nın kültürünü öğrendiler, sanatını paylaştılar, hayat standardını Türkiye'de yaşadılar ama zihniyetini hiçbir zaman içselleştirmediler. Çünkü Türk burjuvasisi her zaman sahip olduklarının kimin sayesinde olduğunu unutmadı ve hiçbir zaman ona ihanet etmedi.

Kimin?

Devletin. Türkiye'de burjuvazi devlet burjuvazisidir. Babası devlet olan burjuvanın da, babasına itiraz etmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Türkiye'de burjuvazi olmadı, iş dünyası oldu. Elbette başından beri istisnalar oldu. Ama onların da başına gelenleri biliyoruz zaten.

Devlet ile iş dünyası arasında bir kast sitemi mi var?

Tam da öyle. Başından beri devlet kimlerin ticaret yapabileceğine, kimlerin yapamayacağına karar vererek bir kast sistemi yarattı. Son yıllarda bu kırılıyor ve TUSİAD gibi devlet merkezli kurumların yanında devletten bağımsız ve Batılı anlamda burjuvaların kurduğu MÜSİAD, TUSKON, yerel SİAD'lar ortaya çıkıyor. Çok sevindirici bunlar.

Peki TÜSİAD ne?

Bunu 28 Şubat döneminde başımdan geçen bir olayla anlatayım. Yıl 1996. Ben ve Can Paker Türkiye'nin demokratikleşme ihtiyacı konusunda TÜSİAD Yönetim Kurulu ile istişare ettik ve yönetim kurulu demokratikleşme konusunda bir rapor hazırlatılması kararı aldı. Bülent Tanör "Demokratikleşme Parsektifileri" başlıklı bir raporu hazırladı. 1997'nin Nisan ya da Mayıs ayında Swiss Otel'de TÜSİAD Genel Kurulu toplandı. Biz de raporu üyelere dağıtmak üzere hazırlattık. Genel kurulda yönetim kurulu doğrultusunda böyle bir rapor hazırlandı denildi. İbrahim Betil ve Cüneyt Zapsu çıkıp böyle bir çalışmanın önemine değindiler. Sonra ne olduysa oldu ve peş peşe ve giderek yükselen sertlikte rapora eleştiriler gelmeye başladı. Bu eleştirileri yapanlar Türkiye'nin büyük sermaye gruplarının temsilcileri ve yöneticileri.

İçeriğine mi?

Değil. Böyle bir raporun hazırlanmasına. Sadece ismi onları tahrik etti. "Böyle bir raporun TÜSİAD için yüzkarası olduğunu" söylediler. TÜSİAD'ın demokratikleşmeyle hiçbir ilgisinin olamayacağını ifade ederek; ne demokratikleşmenin ne de sivil toplum sözcülüğünün TÜSİAD'ın görevi olmadığını söylediler. Raporu reddettiler ve genel kuruldan da reddedilmesini talep ettiler. Ve rapor dağıtılmadı. TÜSİAD tarihinde bir ilk oldu ve yönetim kurulu bu rapor yüzünden ibra edilmedi. Oradaki ayıp ve utancı ben yaşadım. Bu insanların tutumunu o kadar seviyesiz buldum ki, o günden sonra zaten TÜSİAD'dan koptum. Sonradan anladım ki, raporu eleştirenler hem gerçek duygularını söylediler hem de bunun Ankara'dan duyulmasını istediler.

28 ŞUBAT'IN ERTESİ GÜN ANKARA'YA GİTTİLER

Neden?

Çünkü 28 Şubat muhtırası verilmiş. Bu işadamları da biz sizin yanınızdayız mesajı veriyorlar. Hatta biliyorum ki, TÜSİAD'ın üyesi işadamları 28 Şubat'ta muhtıra ve-rildikten bir gün sonra Ankara'ya gidip askerlere saygılarını ilettiler. Hiç vakit kaybetmediler. Bunu yaşadık. Utanç verici bir olay.

28 Şubat'ı hızlandıran REFAHYOL hükümetinin denk bütçe arayışı olan KİT harcamalarını tek havuzda birleştirmesi girişimi olabilir mi?

Hiç böyle düşünmemiştim. Bravo. Olabilir, çünkü TÜSİAD içinde de birçok grup ve işadamı devlete yüksek faizlerle borç veriyordu. Ticaret ve üretim yerine devletin sırtından geçinen bir iş dünyası var. Bu gelirin kaynağı da kuşkusuz devletti. Hükümetin böyle bir adımı, iş dünyasının askere destek vermesinin ve darbe sürecinin parçası olmasını hızlandırmış olabilir.

 

TESEV'E 'BİZDEN' ADAM ALIN

 

28 Şubat sürecinde yaşadığınız özel bir durum bir görüşme vs oldu mu?

Artık açıklayabilirim. Ne kadar önemli bilmem ama şöyle bir şey oldu. Askeri vesayetin benden rahatsız olduğunu biliyorum. Bu rahatsızlığın nedeni TESEV'dir. Yaşar Büyükanıt 1. Ordu Komutanlığı görevine başlama döneminde bir davet veriyor. Ben de davetliyim ama katılmadım. Listeyi kontrol ettirmiş sanırım. Sekreteri aradı, İshak Bey Yaşar Bey ile henüz tanışmamışsınız, sizinle bir çay içmek istiyor diyerek beni Selimiye'ye davet etti. Nezaket gereği davete icabet ettim.

Ne konuştunuz?

Kısa bir tanışmadan sonra "Biz TESEV'in çalışmalarını yakinen takip ediyoruz ve onları çok ilgi çekici buluyoruz" dedi. Müsbet veya menfi bir şey demedi, sadece yakinen izliyoruz ve ilgi çekici buluyoruz dedi. Ve şunu ekledi; "TESEV'in yönetim kurulundaki isimlere bakıyoruz hep aynı cepheden. Bundan sonraki TESEV Yönetim Kurulu'na bizden de birkaç isim almak istemez misiniz İshak Bey" dedi.

Yani askerlerden mi?

Evet. Bizden birkaç kişi derken belki emekli askerleri ya da kendilerine yakın isimleri kastetmiş olabilir. Ama kullandığı cümle "Bizden birkaç isim almaz mısınız"dı. Yani "Bu kadar bağırma, bizden birkaç isim al bizim düzenimize çomak sokma" demek istedi.

Cevap verdiniz mi?

Vermeye gerek duymadm. Çünkü olabilecek şey değildi. Ama aynı Büyükanıt Genelkurmay Başkanı olunca TESEV ve bizden rahatsızlığını, Ankara'daki bir toplantıda sadece bizim adımızı anarak "TESEV'in çalışma metotlarını yakinen izliyoruz ve TESEV'e finansal destek veren insanları da biliyoruz" diyerek açık bir şekilde tehdit etti. Ki daha sonra benzer şeyleri Genelkurmay Başkanı olunca İlker Başbuğ da söyledi ve bizi yakından izlediğini söyledi. Ben bunu utanç verici buldum. Açık bir tehditti bu.

Benim de bir makale ile katkıda bulunduğum güvenlik sektörünün demokratik denetimi raporundan mı rahatsızlar?

Muhtemelen.

 

Türkiye'de sorun iktidar değil muhalefetsizlik

 

Türkiye'nin değişmesi devam edecek mi?

Bu değişim sürecinde AK Parti önemli işler yaptı. Kabul etmek gerekir ki AK Parti Türkiye'yi değiştirdi yeni ufuklar açtı ve büyük de ümitler verdi. Fakat zamanla ya yoruldu ya da kendine olan güveni arttı. Bu yüzden atması gereken adımları atmıyor. Aslında daha hızlı ve daha çok hızlı şeyler yapılabilir. Çünkü ortam ve koşullar uygun. Ama bence Türkiye'nin sorunu iktidar değil, muhalefet.

Neden?

Türkiye'nin esas derdi muhalefettir. Muhalefet daha iyi olsa Türkiye daha hızlı demokratikleşebilir. Toplum değişime hazır. Ancak CHP, hâlâ kendi içinde dengelerini bulamamış bir parti. Bugünü değil geçmişi yaşıyor. Hüseyin Ergün'ün başkanı olduğu SODEP sol için bir umut olabilir. Ben onları destekliyorum.

 

Medya gibi iş dünyası da 28 Şubat'ın parçasıdır...

 

Toplum darbesever, işadamları memnun. Ama bir değişim de yaşanmıyor mu?

Türkiye değişmeye başladı. Ben 40 seneden beri değişiyorum ama ne yazık ki kendimi bu 40 sene boyunca çok yalnız hissettim. Hep eleştirildim, hep haddimi bilmem istendi. Hatta şirket içinde bile. Şöyle diyorum, o kadar fırça yiyorum ki, hep temiz görünüyorum.

Toplumda bir değişim var mı?

Var hem de büyük bir değişim. En son bunu 28 Şubat soruşturmasında gördüm. Ben bunu Türkiye'nin toplumsal yeniden doğuşu olarak tanımlıyorum. Ama bunun toplumun tümüne nüfuz etmesi için bir kuşak hatta iki kuşak geçmesi gerekiyor.

Bunu hızlandıran ne olabilir?

Geçenlerde Cemil Çiçek çıktı ve "Burada anormallik var. Bir taraftan darbecileri yargılıyoruz diğer taraftan onların yaptığı anayasayı kullanıyoruz. Bu çelişkiden kurtulmak için muhakkak yeni bir anayasayı en hızlı şekilde yapmalıyız" dedi. Ve yardım istedi. TESEV olarak Açık Toplum Vakfı olarak Cemil Çiçek'e, anayasa sürecine destek veriyoruz. Anayasa çok acil mesele.

İş dünyası ve medya 28 Şubat'ın bir parçası. Soruşturmanın genişlemesinden yana mısınız?

Ben soruşturmanın genişlemesini 2 nedenle doğru bulmuyorum. İlki, darbesever bir toplum olduğumuzu söyledim. Bunun anlamı hepimizin suç ortağı olmasıdır. İkincisi o kadar çok isim var ki. Bu sürece girdiniz mi, artık nerede duracağınızı bilemezsiniz.

Peki darbelere destek verenleri nasıl affedeceğiz?

Bana kalırsa bir çözüm var. O da herkesin, herşeyi açıklaması ve geçmişi ile yüzleşmesi. Mesela andıç haberlerini yapanlar vicdan azabı çekiyorlarsa çıkıp bunu açıklamalılar.

 

Değişmezse marjinalleşebilir

 

Bugün değişti mi TÜSİAD?

Değişmekte olduğuna dair umudumu hiçbir zaman yitirmedim. 40 sene önce Nejat Eczacıbaşı ile TESEV'i kurduk. 10 sene önce de Açık Toplum Vakfı'nı kurduk. Buralardaki esas hedef Türkiye'nin normalleşmesi, demokratikleşmesi dünya ile entegre olması. Bu iki vakıf yoluyla Türkiye'nin demokratikleşmesi, insan haklarına saygılı bir ülke olması noktasında da epey mesafe aldık. Bu bana hep umut verdi. Ama TÜSİAD'a yönelik ithamlarıma devam ediyorum. Onları kendi menfaatlerine aykırı davranmakla itham ediyorum, utanç verici bir tavrınız var diyorum. Demokrasinden yana insanlara yakın olmak yerine, yalnız kendinizi düşünüyorsunuz, fildişi kulede yatıyorsunuz ve uzun vadeli çıkarlarınızı gözetmiyorsunuz diyecek kadar da ileri gittiğim zamanlar oldu.

Sonuç?

Bu soruya da bir anekdotla cevap vereyim. Sene 2010. 12 Eylül'de referandum olacak ve TÜSİAD, referandum sürecinde evet demesi gerekirken önce kıvırdı sonra da kendi içinde yükselen bir biçimde "hayır" dedi. Ben ertesi gün bir açıklama yaptım ve iki kere evet diyeceğimi söyledim. Sene 2011. Yönetim Kurulu yeni anayasanın temel çerçevesi ve ilkeleri konusunda Prof. Dr. Ergun Özbudun ve Prof. Dr. Turgut Tarhanlı'ya bir çalışma hazırlatıyor. Yine bir genel kurul. Önce TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in de eşi olan Cem Boyner çıkıyor ve yönetim kuruluna hitaben size bir sorum olacak diyor; "Siz bu raporu hazırlattınız, şimdi de bize dağıtıyorsunuz. Siz TÜSİAD Yönetim Kurulu olarak bu raporun arkasında duracak mısınız?". Bir sessizlik: Kimse çıkıp "duracağız" ya da "durmayacağız" demiyor. Cem kürsüden indi ve ona desteğimi göstermek için tutup iki yanağından öptüm. Bu olay Perşembe günü oldu. Pazar günü Ümit Boyner imzalı açıklama yayınlandı ve bu raporun TÜSİAD'ın fikirlerini yansıtmadığını, ilişkisi olmadığını söyleyerek, raporu bir anlamda inkar ettiler.

Ama raporda TÜSİAD logosu var...

Aynen. Utanç verici bir şey. TÜSİAD artık umutsuz bir vakadır. Üyesi olmam rağmen bu böyledir. Bunların değişmeye niyetleri yok. Diyorlar ki, "Türkiye istediği kadar laf etsin bu sistem değişmez, bu vesayet devam eder". Öngörüleri bu. Ama yanılıyorlar. Artık yolun sonuna gelindi: TÜSİAD kısa sürede değişmezse marjinalleşme ve kendini feshetme zorunda kalabilir.