• 25.04.2012 00:00
  • (2798)

 Başbakan Erdoğan ve AK Parti'nin Kürt sorununun çözümü konusunda kendilerinden önceki hükümetlerden çok çok ilerde bir pozisyona sahip olduğu ortada. Erdoğan ve AK Parti, Kürt sorunu konusunda sadece sorunun adını koymakla kalmayıp, hak ve özgürlükler konusunda somut adımlar da attı. Ben katılmasam da, pek çok yorumcu ve yazar, Erdoğan ve AK Parti'nin sorunun çözümü konusunda bir sınıra geldiğini ve bundan sonra "sorunun çözümü değil yönetileceği süreç" olacağını sıkça ifade ediyor.

Bunu teşhisi yapanlarla birlikte Erdoğan ve AK Parti'deki yetkililerin de çok iyi bildiği; gerek Kürt sorunu gerekse PKK ve terör sorunu artık yönetilecek ya da idare edilebilecek aşamayı çoktan geçti.

Önümüzde sadece bir seçenek var; "çözüm".

Çözüm, sadece Türkiye istediği için değil, konjonktürel ve bölgesel şartların da dayattığı bir durum.

Bu şartlara uyum göstermeyen, bunu kabul etmeyen hiç bir güç odağının gelecek şansı yok.

Terör örgütü olarak PKK, ne yazık ki bu şartlara hala direniyor. 2010'da Tunus'ta başlayan Arap Baharı ile kendi önünün açıldığı gibi bir yanılgıya düştü ve Türkiye'nin başlattığı çözüm sürecini sabote etti. Öcalan'a rağmen başlattığı Devrimci Halk Savaşı başarısız oldu.

Benzer hatayı Suriye'deki gelişmeler üzerine yapıyor. Türkiye'nin Suriye ve Esed konusundaki tavrının kendisine hareket alanı açtığını düşünüyor. Son aylarda 2 bin civarında militanını ülkeye yollayarak Suriye'de Esed'in yanında ya da Esed sonrasında güç olma iddiası peşinde.

PKK'nın görmediği gerçek şu. Yakın bir zamanda haritaların bile değişebileceği Ortadoğu'da silahlı bir "örgüte" yer yok. Yani Ortadoğu'da PKK'ya siyasal bir aktör olarak yer yok. PKK, bölgede varlığını aktör olarak değil ancak "maşa" olarak devam ettirebilir. Çünkü şu anda Ortadoğu satrancında oyuncuların hepsi ulus-devlet.

Gelecekte bölgede PKK'nın varlığını bir süre daha uzatacak yegane kriz, Irak'ın bölünme riski olabilir. O durumda da Kuzey Irak Kürdistan yönetimi ile PKK'nın karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olur. Çünkü Irak'ın olası bir parçalanmada, her parçanın önceliği "toprak egemenliği" olacaktır. Barzani gözünde, Kandil'de silahlarıyla var olan PKK'nın, bu egemenliğin en büyük tehdidi olduğu açıktır.

Kuzey Irak Kürdistan yönetimi başkanı Mesut Barzani'nin gerek ABD gerekse Türkiye'deki görüşmelerinde PKK'nın bir "durum" olarak değil bir "sorun" olarak ele alındığı açıktır. Nitekim, Barzani'nin PKK'ya yönelik "silah bırakın" mesajı yeterince açıktır.

PKK, Türkiye'deki Kürtlerin hakları için varlığını sürdürdüğünü söyle de, Leyla Zana, PKK'yı kendileri için bir tür "sigorta" olarak görse de; PKK'nın 2010 sonrası vizyonu bambaşkadır. Bu vizyon, Öcalan'ın yakalanması ile vazgeçilen "bağımsız devlet" idealidir ki, bunun gerçekleşme şansı sıfıra yakındır.

DEVLET SÖZÜ NEDEN ÖNEMLİ

Başbakan Erdoğan Katar dönüşünde PKK'ya yaptığı açıklama bu açıdan bakıldığında tarihi değere sahiptir. Başbakan'ın "PKK silah bırakırsa operasyonlar durur" açıklaması, belki sıkça temenni edilen bir dileği ifade etse de, "devlet sözü" ile birlikte anılması ve medyada öyle yer bulması çok önemlidir.

Çünkü geçmişte -AK Parti'nin ki dahil- çözüm arayışları hükümet projeleri olmaktan ileri gitmemişti. "Devlet" refleks olarak bütün çözüm arayışlarını bir biçimde sabote etmiştir.

Başbakan Erdoğan'ın son açıklamasından anlıyoruz ki, devlet de artık çözüm iradesini sahiplenmiştir. Hükümetin bugüne kadar attığı adımları yenilerinin izleyeceği açıktır.

Kürt sorununda atılan her olumlu adım ve bölgesel her gelişme, BDP'yi bir yol ayrımına yaklaştırmaktadır. BDP heyetinin son ABD gezisi bu ayrımı biraz daha derinleştirecektir.

Aynı şeyin PKK için de geçerli olduğu aşikar.

Ya "bağımsızlık" hayali ile Kuzey Irak'ta son büyük savaşa girecekler ya da Türkiye'nin başlatmış olduğu çözüm sürecinin bir parçası olmayı seçecekler.

Aksi halde Ortadoğu'da PKK'ya yer yok.