• 1.05.2012 00:00
  • (3188)

 Bazı yazıları yazmak zordur. Çünkü sevdiğiniz ya da değer verdiğiniz insanları kırma ihtimaliniz vardır. Bu yazı benim için öyle bir yazı.

Yeni Şafak'ta köşe yazmanın dışında pazartesi günleri yayınlanan haftalık söyleşiler yapıyorum. Bir gazeteci olarak söyleşilere bakışım 'haber'den önce iddialı olsa da 'not düşme' gayreti taşımaktadır. Bazı meslek büyüklerimiz doğru bulmasa da, her söyleşiyi deşifre ettikten sonra mutlaka ilgili kişiye yollarım. Söyleşi sırasında istemeden söylenmiş, haddi aşana ifadeler ya da eksik kalan noktalara olabilir. Metnini yollarım ki, bu tür 'eksilikler-fazlalıklar' düzeltilebilsin. İshak Alaton için de bu kural aynen işledi. Söyleşi yayınlandıktan sonra memnun olduğunu ve gelen tepkilerin çoğunun olumlu olduğunu ve önemli olanın da bu olduğunu bildirdi.

Alaton benim yıllardır takip ettiğim ama yeni tanıyıp çok sevdiğim bir büyüğüm. Söyleşinin sunuşunda da ifade ettiğim gibi sahip olduğu bütün imtiyazlara rağmen, Türkiye'nin demokratikleşmesini dert edinmiş, bunun için riskler almış bir iş adamıdır. Onunla tanıştığımda anladım ki, hepsi bilinçli tercihler.

İshak Alaton ile 28 Şubat ve iş dünyası üzerine konuştuk. TÜSİAD üyesi olmasına rağmen, kurumu eleştirenlerden, TÜSİAD'ın daha demokratik bir Türkiye için risk almasını savunan biri.

İshak bey ile yaptığımız söyleşide çok çok önemli şeyler söyledi. Söylediği şeylerden biri de, TUSİAD içinden bazı isimlerin 28 Şubat'ın ertesi günü askere gittikleri idi. Bu yeni bir şeydi. Ben bunu sayfa manşeti yapmayı düşündüm ve kendisi ile paylaştım. Kendisi bunun manşette fazla itham edici olduğunu söyleyince vazgeçtim.

Ama ne olduysa geçen hafta Perşembe-Cuma günü oldu. Tesadüf o günlerde yurtdışındaydım. Pek çok arkadaşım arayıp Ahmet Hakan'ın yazısından, Bülent Eczacıbaşı'nın açıklamalarından ve nihayet İshak Alaton'un Hakan'a mektubundan bahsetti.

Alaton, mektupta söyleşide geçenleri 'dil sürçmesi' olarak ifade etti. Ancak yalanlamadı. Eğer beni Hakan'a yolladığı mektubundaki '... Bazı gençlerin dolduruşuna ve yalan yanlış laflarına kandım ve tahkik etmeden kabullendim' gençlerden biri olarak beni görüyorsa çok üzülürüm. Çünkü söyleşideki her kelime ve başlığı biliyordu.

YENİ TÜRKİYE ESKİ TÜSİAD

Dün Ezgi Başaran'ın Ümit Boyner söyleşini okuyunca yazmak şart oldu. Ümit Boyner söyleşide İshak Alaton'un açıklaması ile ilgili sorusuna: 'İshak Alaton geçtiğimiz günlerde bir gazetede bu iddiaları dile getirdi. Daha sonra iddiaların dedikodudan ibaret olduğunu belirtip bunun dil sürçmesi olduğunu söyleyerek yanlışını kabul etti' cevabını verdi.

Şunu ifade etmem gerekiyor ki, Alaton hiçbir açıklamasında bunların 'dedikodu' olduğunu söylemedi. Sadece 'dil sürçmesi' (Sözleri yerinde ve düzgün olarak söyleyememe TDK) olduğunu söyledi. Oysa ben bunun dil sürçmesi olmadığını biliyorum.

Burada tartıştığımız konunun TÜSİAD olduğunu ifade ederek bir sorunun daha cevaplanması gerektiğini düşünüyorum. 1997'de yapılan TÜSİAD Genel Kurulu'nda dönemin Yönetim Kurulu ibra edildi mi, edilmedi mi?

Alaton bana verdiği söyleşide TÜSİAD Yönetim Kurulu'nun Bülent Tanör'e hazırlattıkları 'Demokratikleşme Perspektifleri' raporu yüzünden tarihinde 'ilk defa' ibra edilmediğini söyledi. Üstelik sadece bana değil bunlardan daha fazlasını 'Binyılın Sonu: 28 Şubat Süreklilik ve Kopuş' adlı kitapta kendisiyle 18 Ocak 2012 tarihinde söyleşen Mehmet Babacan'a söyledi. O söyleşinin başlığı da 'TÜSİAD, Türkiye'nin demokratik bir toplum olması aleyhinde çalışan bir grup haline geliyor'. (Binyılın Sonu: 28 Şubat Süreklilik ve Kopuş, C. 1, Pınar Yayınları, İstanbul, 2012, s. 150-167)

Ümit Boyner bu konudaki soruya: 'Bu rapor açıklandığında karşı çıkan üyeler olmuştur ama onlar yönetim kurulunda değildi. Zaten sonra yönetim kurulu da ibra edildi' cevabını vermiş. Dernekler Kanunu'nda genel kurul gündem maddelerinden birisi de 'yönetim kurulunun ibrası'dır. İbra, toplanan genel kurulda olur, Boyner'in dediği gibi 'sonra' olmaz.

Alaton'un iddiası başkadır, Ümit Boyner'in iddiası başka. Gerçek ne ise, ikiside farklı biliyor.

Birçok konuda fikir beyan eden, pozisyon alan TÜSİAD'ın 2010'daki 12 Eylül Referandumu konusunda 'evet/hayır' diyemezdik tavrının anakronikliğini anlatmaya gerek yok sanırım.

Burada mesele ne Alaton'dur ne de Boyner. Mesele TÜSİAD'ın Türkiye'nin demokratikleşmesinde nerede durduğudur. Elbette, 1971'den 2012'ye geldiğimizde TÜSİAD'da ciddi değişiklikler var. Ama mesele 'zihniyet'in değişip, değişmediğidir. Ve ne yazık ki, hala 'Eski Türkiye'nin zihniyetini taşıyor.

Eski Türkiye'nin karanlık sayfalarından biri olan 1 Mayıs üzerine yazacaktım ama ne yazık kişisel oldu. Ne kimseyi kırmak ne de üzmek isterim. Gerçekleri bir de benden okuyun, son kararı, ona göre verin istedim. (www.twitter.com/muratasoy)