• 18.06.2012 00:00
  • (2101)

 Son aylarda gerek sol-siyaset gerekse Kürt sorunu üzerine olan yazıların iki muhatabı oldu; CHP ve BDP. Şuna inandım; Türkiye'nin normalleşme ve sivilleşmesini siyaseten tek başına AK Parti'ye havale etmek hem ülkeye hem de partiye haksızlık. Bunu dengeleyecek ve AK Parti'yi daha demokrat olmaya zorlayacak siyasi muhalefet ihtiyacı açık.

Bunu yapabilecek imkânı ve fırsatı olan parti de CHP. Kabul etmeliyim ki, CHP beni de şaşırtan biçimde yavaş da olsa dönüşüyor ve gerçek bir muhalefet olmaya doğru gidiyor. Kürt sorununun çözümü konusunda yaptığı açılım bu yüzden çok önemli.

Genel siyasette CHP için söylediğim her şey, özel olarak Kürt sorunu sözkonusu olduğunda BDP için geçerli.

Şunu kabul etmek gerekiyor: AK Parti nasıl Türkiye'nin normalleşmesi ve sivilleşmesine büyük katkılar sunmuşsa; aynı şekilde Kürt sorununun çözümü konusunda da kendisinden önce yapılmış olanlardan çok daha büyük adımlar atmıştır. Elbette attıklarından daha küçüklerini de atarak sorunun çözülmesini daha da hızlandırabilecekken bunu yapamamıştır. Bunu yapamamasında iç tartışma ve engellemeler, devlet içindeki güçlerin becerisi kadar, Kürt siyasi hareketinin basiretsiliği apolitikliği ile PKK'nın son iki yıl içinde savrulduğu çözümsüzlük isteği de büyük rol oynamıştır.

Bu süreçte özellikle BDP, eğer siyasete daha fazla sahip çıkabilse, şiddete mesafe alabilseydi bugün çok farklı yerlerde olabilirdik. Ancak hâlâ geç kalmış sayılmayız. Hâlâ fırsatımız var. Mesele BDP'nin buna ne kadar hazır olduğunda, siyasi parti olmayı ne kadar isteyip istemediğinde.

Geçen hafta CHP'nin Kürt sorununun çözümü için başlattığı inisiyatif çerçevesinde Kılıçdaroğlu'nun Başbakan Erdoğan ile görüşmesinden sonra "MHP istemiyor, peki BDP çözüm istiyor mu?" başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu soru benim açımdan meşru bir soruydu. Çünkü bugüne kadar BDP, Kürt sorununun çözümünden çok, Kandil'in söylemlerinin sahiplenildiği, kapısına siyaset yapma fırsatı geldiğinde "ben bilmem büyüklerim bilir, onlarla görüşün" diyen siyasi hareket oldu. BDP siyasete sahip çıkan parti olmadı.

Ancak BDP ve Kandil bu kez zor bir 'söz'ün karşısında. Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana, Kürt sorununun çözümünde önemli gelişmelerin yaşandığı günlerde hem de Hürriyet Gazetesi'ne çok önemli açıklamalarda bulundu. Zana bu çıkışıyla sadece BDP'ye değil, Kandil'e de Avrupa Diyasporası'na da mesefa almış oldu.

Peki Zana ne söyledi:

- Kürt sorununu Erdoğan'ın çözebileceğini,

- Bunun için BDP ve Kürt siyasi hareketinin yapması gerekenleri,

- PKK'ya çağrı yaptığını,

- BDP'nin siyaset yapması gerektiğini.

Elbette Zana bunlar dışında da çok önemli şeyler söyledi.

Zana'nın bu çıkışının tesadüf olmadığını konuşmak için seçtiği gazeteden ve gazetenin bu söyleşiyi Genel Yayın Yönetmeni ve Ankara Temsilcisi gibi iki güçlü temsilcisi ile yapmasından anlıyoruz. Nitekim bu açıklamalara hem BDP'den hem de Kandil'den mesafeli yaklaşımlar geldi.

Zana'nın açıklamaları yeterince açık. Aynı şekilde siyasi ve bölgesel gelişmeler de. Bu aşamada en büyük görev BDP'ye düşüyor. Zana'yı eleştirmek siyaseti reddetmek ve boşluğa konuşmak demektir. Bu, BDP için Kandil'in gölgesinde kalmaya devam demektir. PKK'nın Zana'yı eleştirmesi ise Ortadoğu'da yaşananlardan pay alma beklentisinin devam ettiğini gösterir. Ancak hem PKK, hem de onun gölgesinde var olmaya çalışan BDP şunu görmeli; yakın bir gelecekte Ortadaoğu'da PKK'ya yer yok. Zana sadece bu gerçeği görüyor ve içerden güçlü ve eleştirel bir uyarı yapıyor. Çözümün siyasette olduğunu söylüyor.

CHP'nin bile ancak dönüşerek var olabileceğini gördüğü siyasi alanda, BDP'nin bunu görememesi ve herşeyi hala komplocu yaklaşımlarla açıklamaya çalışması fazlasıyla arkaik.

BDP'nin siyasete sahip çıkmadığı ortamda iş demokrat ve özgürlükçü Kürtlere düşüyor. Zana'nın bu çağrısına destek vermek ve bu çağrının toplumsallaşmasını sağlamak onlara düşüyor. Tabii bir de BDP grubunda kendini sosyalist/özgürlükçü/demokrat tanıtanlara... Bakalım demokratlıkları hissettikleri kadar mı, yoksa izin verildiği kadar mı?

twitter: @murataksoy