• 31.07.2012 00:00
  • (2949)

 Son dönemde Aleviler ve Alevilik tartışılıyor. Önce "İslam içi olup olmadığı" tartışıldı. Şimdi de kendileri tarafından "ibadethane" olarak kabul edilen cemevinin konumu tartışılıyor. Geçen hafta Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin "Cemevi ibadethane değildir" kararı pek çok açıdan ibretlik.

Acı olan "demokratikleşme, sivilleşme, normalleşme" iddiasında olan Türkiye'de "Cemevi'nin ne olduğu, ibadethane olup olmadığı", Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ve hukuk kararlarıyla belirleniyor noktasına gelmiş olmamızdır. Bu durum, iddia sahipleri kadar, bu iddiaya destek olan bizler için de durup düşünme vaktinin geldiğini gösteriyor.

Oysa bir kültürel kimlik unsuru olan inanç, insanın kendini nasıl tanımlıyorsa öyle kabul edilmesini temel alır. Devlete düşen buna saygı göstermesidir.

İkinci olarak hangi inanç sistemi olursa olsun, bireysel olarak bir anlam ifade etmez. O inancı anlamlı kılan dayanışma ve inananların birlikte olma halidir. Yani dini ritüellerin özel alanda değil kamusal alanda görünür olmasıdır esas olan. Cumhuriyet rejiminin inanca bakışı tam ters oldu. Bu topraklarda var olan tüm inanç ve kimlikleri özel alanda hapsederek kamusal görünürlüğünü yok etti. Bu sadece Sünniler için değil başta Aleviler olmak üzere tüm Müslümanlar ve Kürtler için böyle oldu.

Bu da yetmedi, Cumhuriyet, DİB üzerinden kendi dini yorumunu topluma empoze etti. DİB yıllarca ideolojik aygıt olarak kullandı, kullanmaya devam ediyor. Oysa laik bir ülkede, DİB gibi bir fetva kurumuna yer olamaz.

BEN ALEVİYİM DEDİKTEN SONRA

Alevilik Anadolu topraklarında İslam'ın farklı yorumlarından birisidir. Bir insanın kendini Alevi olarak tanımlamasından sonra devletin bunun üzerine söyleyecek sözü olamaz. Cemevlerinin de Aleviler tarafından ibadethane olarak kabul edilmesi ancak Alevileri bağlar.

Cumhuriyet kurulduktan sonra kabul edilen ve bugün Anayasa'nın 174. maddesinde koruma altına alınan 677 sayılı Tekke ve zaviyelerle türbelerin sedine ve türbedarlıklar ile bir takım unvanların men ve ılgasına dair kanun, Alevi inanç merkezlerini yasaklamıştır. Ki aynı kanun, yıllarca başörtüsü yasağı için gösterilen yasal engellerden biri olarak kabul edilmiştir.

Başörtüsü için alınan yasakçı kararlar (Danıştay 8. Dairesi'nin 1988/192 nolu, Danıştay 8. Dairesi'nin 1984/1574 nolu, AYM'nin 5.7.1989 ve 31.7.1991 tarihli kararları) nasıl siyasiyse; Hüseyin Aygün'e Meclis Başkanı'nın DİB'dan aldığı modern fetva sonrası verdiği cevap gerekse Yargıtay'ın son verdiği karar aynı derece de siyasidir.

Yargıtay kararının gerekçesinin "sonuç" bölümde; "Hukuki ve maddi olgular dikkate alındığında 677 sayılı (Tekke ve zaviyelerle türbelerin sedine ve türbedarlıklar ile bir takım unvanların men ve ılgasına dair kanun. MA) yasa ile getirilen sınırlandırmaların anayasal güvenceyle sürdürüldüğünün anlaşıldığı, bu nedenle 633 sayılı (Diyanet işleri Başkanlığı'nın kuruluş ve görevleri hakkında kanun. MA) yasa ve düzenlemeler karşısında cami ve mescid dışında bir yerin ibadethane olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı kuşkusuzdur" denilmektedir.

HA DANIŞTAY HA YARGITAY

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin "Cemevi ibadethane değildir" kararı bu açıdan Danıştay 8. Dairesi'nin başörtüsü konusunda 13.12.1984 tarihli kararına benzemektedir. Danıştay 8. Dairesi'nin bu kararı sonraki yıllarda başörtüsü yasağına karşı Danıştay gerekçesi olarak yıllarca önümüze çıktı. O karardaki şu satırlar yeterince utanç vericidir: "Yeterli eğitim görmemiş kızlarımız, hiçbir özel düşünceleri olmaksızın içinde yaşadıkları toplumsal çevrenin, gelenek ve göreneklerin etkisi altında başlarını örtmektedirler. Ancak, bu konuda kendi toplumsal çevrelerinin baskısına ve göreneklerine boyun eğmeyecek ölçüde eğitim gören kızlarımızın ve kadınlarımızın sırf Laik Cumhuriyet İlkelerine karşı çıkarak dine dayalı bir devlet düzenini benimsediklerini belirtmek amacı ile başlarını örttükleri bilinmektedir."

Bu satırları okuduğumda Türkiye adına utanmıştım. Yargıtay'ın kararını da okuyunca aynı şekilde utandım. Danıştay nasıl inancı gereği başlarını örten öğrencilerin inançlarını yok sayıyorsa, Yargıtay da aynı şeyi Aleviler için yapıyor.

Son olarak, bugüne kadar Aleviler adına kurulmuş kurumların, Aleviler adına siyaset yapanların temel sorununun siyaset yapma tarzları olduğunu yazdım. AK Parti döneminde ise bu siyasetsizlik "AK Parti karşıtlığı" ekseninde tavan yaptı. Hâlâ aynı görüşteyim. Ama görüyorum ki Alevilerin yanlışına devlet/hükümet de ortak oluyor. Unutmayalım iki yanlıştan bir doğru çıkmaz.

Bu süreçte en büyük sorumluluk yine AK Parti ve diğer siyasilere düşmektedir. Önceki gece Malatya Sürgü'de yaşananlar bu sorumluluğun ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.

twitter: @murataksoy