• 2.11.2012 00:00
  • (2753)

 Başlıktaki "soru" son dönemde daha çok Kürt sorunu tartışmasında gündeme geliyordu. Aynı soruyu, 29 Ekim'de Cumhuriyet'in 89. Kuruluş yıldönümü kutlamalarında yaşananlar sonrasında kendime sormaya başladım.

Yeniden 1990'lara mı dönüyorduk?

1990'lara dönmek, kimlik temelli bir kutuplaşma ve tartışma demekti.

1980'lerden itibaren kültürel olarak görünür olan muhafazakâr kesim, 1990'ların başından itibaren siyasal olarak da kamusal alana girmiş ve siyasi bir aktör olmuştu.

29 Ekim'de gördüklerim bana, 1990'larda muhafazakârlara ve muhafazakâr siyasilere yönelik sarf edilen "irtica geliyor", "şeriat geliyor" korkusuyla gündeme getirilen "laik-antilaik" gerilimini hatırlattı. O dönem yaklaşık bir 10 yıl boyunca sonucu olmayan kimlik temelli tartışma yaşadık.

Daha açık ifade edersek tartışmadan çok, açık bir "ötekileştirme"ydi o dönem. Laik kesim, medyasından siyasi partisine kadar muhafazakârları dışlıyor ve tehlikeli ilan ediyordu.

Sürecin sonraki bölümü malum. Bir günde Ankara'ya inen Azcimediler, TV ekranlarına yansıyan Ali Kalkancılar ve 28 Şubat post-modern darbesi. Önce Refah Partisi'nin sonra Fazilet Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması. 28 Şubat ile birlikte tartışma bitmişti sanki.

Toplumun bir kesiminin olmadığı geçici hükümetlerle yürüyemeyen sistem tıkandı ve 2001 ekonomik krizi geldi.

3 Kasım 2002'de 28 Şubat'ın yok saydığı muhafazakâr siyasal gelenekten gelen "yenilikçi" AK Parti tek başına iktidar oldu. Kısaca 1990'lardan 2000'lere yaşanan 10 yıl, ana ekseni kimlik temelli "kutuplaşma" olan tartışma ile geçti.

AK Parti ile başlayan süreç, devlet-toplum ilişkisinin normalleşmesi kadar siyasal alanın genişlemesi süreci oldu.

2000'lerin üzerinden on yılı aşkın bir süre geçti. Artık 2010'lardayız. 29 Ekim'de başta Ankara Ulus olmak üzere İstanbul Kadıköy'de karşımıza çıkan manzara, alternatif Cumhuriyet kutlamalarından çok, başka bir kimlik temelli kutuplaşmaya dönüşü hatırlattı.

Bu kez giderek marjinalleşen kimlik, ideolojik olarak da azınlık olmaya başlayan Kemalistler. Eski rejimin ideolojik sahipleri olduklarını düşünenler, azınlık olduklarının farkında oldukları için kendilerini siyaset üzerinden değil "AK Parti karşıtlığı" üzerinden konumlandırmaya ve kutuplaştırmaya başladılar.

2007'den itibaren başlayan Ergenekon, Balyoz gibi darbe girişimleri davaları, bu kesimlerin marjinalleşme sürecini hızlandırdı.

Temelde "AK Parti karşıtlığı" üzerine inşa olan bu kutuplaşma, marjinal parti ve örgütlerle sınırlı kalsaydı toplumsal kutuplaşma daha sınırlı olur ve tolere edilebilirdi.

Ancak 29 Ekim'de CHP'nin bu kadraja girmesi, karşımıza başka bir tablo çıkardı. Yüzde 25'lik CHP'nin yüzde 1-2'lik parti ve örgütlerin Ankara Ulus'taki alternatif Cumhuriyet kutlamalarına katılması, aynı akşam Kadıköy'deki yürüyüş artık karşımızda başka bir tablo olduğunu gösteriyor.

CHP'nin Ulus'taki gösterilere katılması siyasal bir muhalefet gereği değil, "AK Parti karşıtlığı"nın kimlik üzerinden siyasallaşması tercihidir. Bu, kendisine kitle partisi diyen bir parti için tehlikeli bir yoldur. Ancak burada AK Parti'nin sorumluluğu olan yanlış yasaklamayı da anmak gerekiyor.

CHP'nin bu tercihi tehlikelidir. Bu tehlike, CHP'nin marjinalleşmesinden çok, siyasal dilin, iklimin ve en önemlisi toplumsal kutuplaşmaya, kimlik temelli bir ayrışmaya katkı sunduğu içindir. Siyasi muhalefetin alternatif politikalar üzerinden değil, ideolojik bir "AK Parti karşıtlığı" üzerinden yapılması, Türkiye'nin sorunlarının çözümüne katkı sunmayacağı gibi sadece toplumsal ayrışmaya hizmet edecektir. 1990'larda bu tür kimlik temelli tartışmaların yarar sağlamadığını gördük.

Bu kutuplaşmanın toplumsal tezahürü seçmenlerin siyasal olarak bölünmesidir. Bu kutuplaşmanın siyasal sonucu ise AK Parti'nn siyaseten yalnız kalmasıdır. AK Parti'nin yalnız kaldığı bir siyasal alan, siyasal ilişkinin olmadığı, kısaca siyasetin öldüğü bir alandır. Bu alanda karşılıklı siyasal etkileşim olmaması, iktidarı, tek başına karar alan, tek doğrusu olan, siyasal alternatifini dikkate olmayan bir sisteme sürükleyebilir.

Bu yüzden CHP'nin varlığı ve siyasal muhalefeti herşeye rağmen önemlidir ve gereklidir. Kemal Kılıçdaroğlu ile başlayan "Yeni CHP" hedefini odağına alan dönem önemlidir ve siyasal krediyi hak etmektedir. Ancak bu kredinin, siyaset üretmek yerine AK Parti karşıtlığı üzerinden marjinal partilere takılarak tüketilmesi kendileri kadar Türkiye'ye de zarar veriyor.

CHP'yi bu yüzden sıkça yazıyor ve eleştiriyoruz.

twitter.com/murataksoy

Kaynak:http://yenisafak.com.tr/yazarlar/MuratAksoy/1990lara-donus-mu/34775