• 6.02.2013 00:00
  • (2391)

 Son dönemde yargı Türkiye'de çok tartışılan konuların başında geliyor. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan'ın uzun tutukluluk süresi ve Başbuğ örneğini vererek hazırlanan iddianamelerdeki özensizliğe de vurgu yapması üzerinde düşünmemiz gereken konular.

Geçmişte toplumun desteğini alan pek çok davanın yargı sürecindeki hak ihlalleri yüzünden bugün 'sorun' olarak karşımıza çıkması düşündürücü.

Yargı geçmişten bu yana her zaman 'rejim'in en güçlü ideolojik aygıtından birisi olmuştur. Açtığı davalar, verdiği kararlar ile hukuki değil siyasi 'infaz' organları gibi çalışmıştır. 

Devlet ve rejim açısından yargı, üniversiteler, ordu gibi önemli yapılar olmuşlardır. Bu kurumlarda görev yapanların kimlikleri, kültürleri ve aidiyetlerinin hiçbir önemi yoktur. Temel öncelik devlet bekasıdır. Hukuk kuralları, bu hedef için birer araçtan başka bir şey değildir.

Bu yönüyle rejim için bu bürokratik kurumları ve çalışanlarını, Osmanlı'da sarayda yönetici sınıfı oluşturan devşirme sınıfına benzetebiliriz. Toplumla bağı olmayan, tek kaygıları devletin bekası olan bürokratik sınıflar. 

Bu durum 2000'lerin başına kadar böyle idi.

AK Parti ile başlayan yeni dönem, bu bürokratik sınıfın tasfiye sürecinin başlaması oldu. Askeri vesayetin gerilemesi, eleştiriler olsa da üniversite yönetimlerinin göreli olarak demokratikleşmesi bu adımlardan ikisidir.

Ancak yargıda değişim istenen hedefe ulaşmamış görünüyor. Yargıda eski bürokratik yapının kırılmasında önemli bir dönemeç olan 12 Eylül 2010'daki referanduma rağmen istenen hedefe ulaşılmış değil.

Yargının son yıllarda çokça tartışılması bunu gösteriyor. Özellikle temel hak ve özgürlükler, ifade ve düşünce özgürlüğü davalarındaki tutumları, yapılan özgürlükçü anayasal düzenlemelere rağmen sorun olmaya devam ediyor.

Bu duruma bizatihi Anayasa Mahkemesi Başkanı (AYM) Haşim Kılıç da vurgu yaptı. Kılıç, Türkiye'de tutuklama ve ifade özgürlüğü alanında yaşanan sorunların yasalardan çok, yargıçlardaki zihniyetten kaynaklandığını ifade etti. Yine Kılıç'ın; 'Eğer uygulamada yargıçlarımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ndeki anlayışı ya da diğer uluslararası hak ve özgürlüklerle ilgili sözleşmelerdeki anlayışı içselleştirebilirlerse, ben sorunun çok rahatlıkla aşılabileceği kanaatini taşıyorum' demesi önemli.

Geçtiğimiz aylarda Meclis'ten geçen 3. Yargı Paketi'ne rağmen tutuksuz yargılanması beklenen pek çok kişinin tutukluluk hallerinin devamı bunun bir örneği.

Kabul edelim ki Türkiye'de yargı giderek eskiyi aratmaya namzet bir hale geliyor. Bu durum demokratikleşme ve normalleşme sürecindeki Türkiye hedefine uygun bir görüntü değil. 

Yargının verdiği kararlarla demokratikleşme ve normalleşme sürecine katkı vermesi gerekirken; yapılan özgürlükçü düzenlemelere rağmen tersi istikamette karar veriyor ve 'sorun' alanına dönüşüyor.

12 Eylül 2010'daki referandum ile AYM ve HSYK'nın üye sayısının artması ve çoğullaşmaya rağmen yargı zihniyetinin dönüşmediğini görüyoruz. Başbakan'ın ve AYM Başkanı'nın şikayetleri bunu gösteriyor.

Peki neden?

Nedeni yargının eskinin zihniyetini sahiplenerek yola devam etmesidir. Yani yargı ideolojik sürekliliğini devam ettirmektedir. Üstelik bunu siyasete rağmen hatta zaman zaman siyasete meydan okuyarak yapmaktadır.

Bu açıdan siyasetin yapması gerek iki şey vardır. İlki, yüksek yargının ve yargı kurumlarının yeniden tanzim edilmesi ve toplumsal farklılıkları ve çeşitliliği siyaset üzerinden bu kurumlara yansımasıdır. Yani Meclis'in yüksek yargının oluşum sürecine üye seçerek yargının toplumsallaşmasına katkı sunmalıdır. İkincisi ise süren ve giderek toplumsal meşruiyetlerini yitiren davaların hızla sonuçlanmasını sağlamak olmalıdır.

Yargı tarafsızlığı yani zihinsel olarak dönüşmesi ancak bireysel özgürlükle olabilir. Bireysel özgürlükleri olmayanların bağımsız ve tarafsız olmaları da imkansızdır.

Bu yüzden sorun sadece özgürlükçü yasalar değildir. Onları yorumlayacak özgürlükçü zihinlere ve özgür bireylere ihtiyaçtır.

twitter.com/murataksoy