• 31.05.2013 00:00
  • (1981)

 Yeni anayasa çalışmalarında partiler arasında tartışılan önemli başlıklarından birisi de yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi bugüne kadar özellikle Kürt sorunu bağlamında ele alınmış ve devlet tarafından uzak durulmuştur.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin güçlü merkezi sistem ile örgütlenmiş Türkiye için önemli bir zihinsel dönüşümü ifade edeceğine kuşku yoktur. Bu açıdan yeni anayasa sürecinde yeril yönetimlerin güçlendirilmesi önemlidir.

Yerel yönetimin güçlendirilmesinin temel felsefesi, yereli ilgilendiren kararların, o kararlardan etkilenenlerin de içinde olduğu bir süreçte belirlenmesidir. Bu açıdan demokrat zihniyetin doğal referansları olan, katılım, şeffaflık, denetlenebilirlik ve hesap verebilirlik ilkelerine dayanmaktadır.

Bu ilkeleri şu şekilde açmak mümkündür.

1. Karar süreçlerinin ölçeğe bağlanması; Alınacak kararların niteliğine göre, katılımda dar ya da geniş ölçek uygulanması,

2. Karar süreçlerinin artması; Tüm konu ve kararlar için mümkün olduğu ölçüde yeni karar süreçlerinin oluşturulması,

3. Katılımın artırılması; Artan karar süreçlerine o karardan etkileneceklerin katılımının artırılması. Bunun için; a) bürokratik formalite ve engellerin kaldırılması, b) teknolojik alt yapının gerçekleştirilmesi,

4. Şeffaflık; Karar süreçleri ve sonuçları; açık, ulaşılabilir nitelikte şeffaf olmalı, her türlü gizlilik ortadan kaldırılması,

5. Yeniden yapılanma; Yerel yönetimlerin yapılanmasının tabandan tavana doğru düzenlenmesi, seçim kanalları ve seçimin her seferinde ve sürekli yenilenmesi,

6. Denetim mekanizmalarının oluşturulabilmesi;  Yerel yönetim uygulamalarının denetlenebilmesi ve gerekli değişikliklerin (geri çağırma, seçim yenileme vs.) yapılabilmesi yolunun açık tutulmasıdır.

Bu, temel ilke ve düzenlemeler niceliksel önerme ve değişiklikler değil, niteliksel dönüşümü ifade etmektedir.

Bunların hayata geçirilmesi, farklı toplumsal taleplerin kamu sahasına yansıması, ölçekleri değişmekle birlikte gönüllülük ve katılım esaslarına dayanan çeşitli ara karar birimleriyle (sivil inisiyatifler, gönüllü çalışma grupları, yurttaş girişimleri vs.) yerel karar ve uygulamaların toplumla birlikte yönetilmesidir.

Makro düzlemde Türkiye'nin demokratikleşmesi, sivilleşmesine büyük katkı yapan AK Parti aynı vizyonu paylaşan ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini hedefleyen kamu reformu tasarısı hazırlamış ve bu yasa Anayasa Mahkemesi'nden dönmüştür. Makro düzlemde bu kadar önemli değişikliklere imza atan AK Parti'nin mikro düzlem olarak tanımlanabilecek yerel yönetim uygulamaları konusunda son dönemde izlediği politika düşündürücüdür.

Son yıllarda özellikle İstanbul özelinde hayata geçirilen, geçirilmeye çalışılan ve gerçekleştirilmesi planlanan büyük projelerde izlenen yöntem gerçekten yerel yönetim mantığının dışındadır.

Mevcut yerel yönetimin mikro uygulamaları olan gemilerin şekli, rengi ya da otobüslerin rengi konusunda İstanbulluların görüşlerini alırken; yerel yönetimin makro uygulamaları olan kentsel dönüşüm, Taksim'in yayalaştırılması gibi konularda İstanbulluları sürece dahil etmemesi anlaşılmazdır. Bu durumun tek açıklaması olabilir; İstanbul'da yapılacak makro uygulamalar konusunda tasarrufun İstanbul'da olmadığıdır. Yani İstanbul, İstanbullular tarafından yönetilmemektedir. Daha açık ifade ile İstanbul'a 'Küçük Türkiye' yaklaşımı mevcuttur. Bu yüzden İstanbul'la ilgili yerel yönetim uygulamaları bu açıdan siyasal kutuplaşmanın aracı haline dönüşmektedir. Bu durum toplumsal kutuplaşmayı arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Oysa yerel yönetimler doğası gereği merkezi otoriteden daha güçlü bir hemşehri meşruiyetine dayanır. Hemşehrilerin hakkını savunmak, hemşehrilere danışmadan, hemşehrileri karar süreçlerine katmadan mümkün mü?

Bulunduğumuz noktada en önemli sorumluluk vatandaş olarak bizlere düşmektedir. Bu açıdan sadece yerel yönetimlerin önünde değil, biz vatandaşların önünde de siyaseten bir tercih skalası durmaktadır. Bunun bir ucunda mevcut idari yapının sürdür/ül/mesi, diğer ucunda ise katılım, şeffaflık, denetlenebilirlik, hesap verebilirlik gibi ahlaki tercihleri ortaya koyacak bir siyasete sahip çıkmak bulunmaktadır. İlk tercih her türlü siyaseti ve siyasallaşmayı dışarıda bırakıp statükonun sürmesini, ikincisi ise yerel yönetimler üzerinden hemşehrileri siyasi bir aktöre dönüştürecek ve karar sürecinin bir parçası yapacaktır. Bu yeni bir siyasetin yolunun açılmasıdır.

twitter.com/murataksoy