• 19.06.2013 00:00
  • (1853)

 Toplumsal ve sosyal olayları açıklamak için pek çok araç kullanılabilir. Bu olaylar, toplumdaki içsel dinamikler kadar dışsal etkiler nedeniyle de ortaya çıkabilir. Şu da bir gerçek ki, hangi olay olursa olsun nedeni tek değildir, aynı anda birden çok dinamik devrededir.

Gezi olaylarına hükümetin bakışı büyük ölçüde dış dinamiklerin ve onların içerdeki uzantılarının yol açtığı şeklinde. Şunu kabul edelim, özellikle Başbakan Erdoğan'ı bireysel hedef yapan sloganlar, sembolik olarak Ankara ve İstanbul'da Başbakanlık binalarının hedef alınması, kamu mallarına verilen zararlar barışçıl bir eylemin çok uzağındadır. Bunlar hakkında hukuk sınırları içinde yasal işlem yapılmalıdır. Ama bu çapı geniş tutulan 'modern cadı avına' da dönüşmemelidir.

AK Parti'nin bu aşamada temel eksiği olayları sadece dış ve iç mihraklarla açıklamayı yeterli bulmasıdır. Bu, ilk bakışta insanı rahatlatan bir tespit. Ama bu tespiti tehlikeli kılan yaşananları 'anlama çabasının önünü kapatmasıdır'.

HER ÜLKE EMPERYALDİR

Bugünün dünyasında uluslararası ilişkiler 'ulusal çıkar' üzerine bina edilmiştir. Hiyerarşide güçlü olanın zayıf olanı kontrol etme ve onu kendi çıkarlarına uygun kullanma eğilimi hakimdir. Türkiye'nin siyasal toplumsal alandaki her eksiğinin aleyhimize kullanılmasını kabul etmesek de engel olmanın yolu sorunları ortadan kaldırmaktır.

Geçmişte dış güçler, Kürt sorunu üzerinden PKK'yı, 1990'larda işkence davalarını, düşünce ve ifade özgürlüklerinin önündeki engellemeleri Türkiye'ye karşı kullandılar. Yine Alevilerin yaşadıkları sorunlar, bugün pek çok Avrupa ülkesi tarafından Türkiye'ye karşı kullanılıyor. 

Kısaca uluslararası hiyerarşide üstte olanlar altta olanların her türlü zayıflığını sonuna kadar kullanıyor. Tabi şu gerçeği de kayda geçirelim ki, Türkiye olarak biz de aynı sistemin içinde, bizden zayıf olanlara karşı bunu yapıyoruz.

 Bu açıdan bakıldığında Gezi olaylarında ortaya çıkan insan hakları ihlalleri, polisin orantısız şiddet kullanımı uluslararası kurumlar ve AB'nin ilgili kurumları ve Batılı ülkeler tarafından sık sık dile getirildi. Burada insan hakları ve özgülükler konusundaki hassasiyet ile Türkiye'yi zorda bırakma hedefini iyi ayırmak gerekiyor.

MEŞRUİYET SADECE SANDIK DEĞİLDİR

Tek kutuplu dünyanın sona erdiği, geçiş süreci  yaşayan uluslararası sistemde Türkiye, hiyerarşide yükselmeye çalışıyor. İzlediği proaktif dış politika, bu hedefin bir sonucu. 

Böylesine iddialı bir dış politikayı güçlü kılacak olan şey, güçlü bir toplumsal meşruiyettir.

Güçlü toplumsal meşruiyet sadece oy oranını değil olabildiği ölçüde geniş bir toplumsal konsensüs demektir. Bu bir anlamda ortak bir Türkiyelilik ruhunun toplum tarafından içselleştirilip sahiplenilmesidir.

AK Parti gerek 2007'de gerekse 2011'deki seçimlerde sandık başarısı açısından toplumsal meşruiyet sağladı. Ancak özellikle 2011'den sonra elde ettiği yüzde 50'lik siyasal başarıyı toplumsallaştırma konusunda başarılı olmadı. 

AK Parti, 2007'nin olağanüstü siyasal koşullarında ve bu olağanüstü koşulları aşmak için toplumun farklı kesimleri ile kurduğu demokrasi koalisyonunu, 2011 seçimlerinde terk etti. 2011 seçimlerinde oluşturduğu milletvekili listesi kendi siyasal kimliğini konsolide etmeyi amaçladığı -ki bu siyaseten anlaşılabilir bir tercihtir- ölçüde toplumu kucaklayıcı gücünü kaybetmeye başladı. 

AK Parti'nin toplumu kendi siyasal kimliğiyle uyumlu hale getirme girişimlerine dönük siyasal hamlelerdir. Özellikle 'değer' temelli siyasal çıkış ve yasal düzenlemeler, toplumun bir kesiminin kendini farklı ve öteki hissetmesine yol açmıştır. AK Parti'nin değer eksenli siyasal tasarrufları muhafazakâr kodlara dayandıkça, son yıllarda normalleşme ve ortak değer üretme arayışının parçası olan laik kesimin korku, endişe ve kaygılarının nüksetmesine yol açmıştır. Dış güçler ve iç güçler eğer kullandılarsa bu hassasiyetleri istismar etmişlerdir.  

Meşruiyetini seküler olan siyasaldan değil, dinsel meşruiyetten alan her yasal uygulama ve siyasal çıkışlar, hem evrensel laiklik ilkesine aykırı hem de bir tür toplum mühendisliği ima etmektedir. Her türlü toplumsal mühendislik girişimine ilkesel olarak karşı olmak demokratlığın zorunlu koşuludur.

Bu açıdan AK Parti'nin toplumu okuma, toplumsal sorunları çözme konusunda salt siyasal kimliğine, 2011'de aldığı 'yüzde 50'lik oy oranına ve bu 'milli irade' olarak tanımlayıp yeterli görmesi toplumu, toplumsal talepleri eksik okunmasıdır. Bu Türkiye Başbakanı'nın değil AK Parti Genel Başkanı'nın okuması olur ancak.

Gezi Parkı olaylarına verilen tepki salt dış güçler ve onların içteki uzantıları ile açıklanmaya çalışıldığı ölçüde doğruluk payına rağmen eksik olur. Burada olayları açıklamaktan daha önemlisi olayları anlama iradesinin gösterilmesidir.

twitter.com/murataksoy