• 23.08.2013 00:00
  • (2054)

 Son aylarda yazdığım köşe yazılarına eskisinden farklı tepkiler geliyor. Bu yazılarda eskilerine göre temel farkın 'bardağın boş tarafını görmek' olduğunu ifade ediyorlar.

Ben hiç öyle olduğunu düşünmedim. Tam tersine AK Parti'yi siyaseten destekledim, oy verdim.

Türkiye'de evrensel anlamda siyasetin -geçmişteki kısa dönemleri saymazsak- 2002'de AK Parti'nin iktidara gelmesiyle kurumsallaşmaya başladığını; toplumsal sorunların ilke defa kamusal alanda tartışıldığını ve Kıbrıs'tan Kürt sorununa, Alevilerin sorunlarından askeri vesayetle mücadeleye kadar pek çok sorunun ilk defa konuşulduğunu, tartışıldığını yazdım.

Bu açıdan son 11 yılda siyaseten olan pekçok şeyin 'ilk defa' olmasının bu anlamda normal olduğunu ifade ettim.

GEÇİŞ DÖNEMİNDEKİ TÜRKİYE

Bu süreci kesintiye uğratmak isteyenlerin son yıllara kadar yoğun bir çaba harcadığını ve bu süreçte güçlü bir AK Parti'ye ihtiyaç olduğunu hatta parti tüzüğünde yer alan 'üç dönem' kuralının da kaldırılması gerektiğini yazdım. Türkiye'nin 'geçiş dönemi'nde olduğu için siyaseten güçlü bir AK Parti'ye ihtiyacımız olduğunu ifade ettim.

Hala aynı görüşteyim. Türkiye'nin hala siyasal meşruiyeti devletten değil; toplumdan alan, toplumsal meşruiyeti güçlü, demokratikleşmeyi, normalleşmeyi, çoğulculuğu, kamusal alanda farklılıkları zenginlik gören, katılımcılığı, şeffaflığı kendisine siyasi ilke olarak benimsemiş bir iktidara ihtiyacı var.

Türkiye'de 2002, yani AK Parti iktidarı ile başlayan süreçte siyasetin kurumsallaşması, askeri vesayetin geriletilmesi, toplumsal sorunların tartışılması bakımından çok önemli mesafeler alındı. Bunları görüyor ve AK Parti'nin hakkını teslim ediyoruz.

Ancak son birkaç yıl içinde demokratikleşme, normalleşme ve sivilleşme konularında alınan yolda duraklama başladı. Bunda AK Parti'nin her zaman 'devlet otoritesinin' temsilcisi olan 'bürokrasi'yle yakınlaşması hatta onu üretmesi kadar, siyaseten bu sürecin 'tek bacaklı' yürümesinin de payı var.

Bu durumu da çoğu kez AK Parti'nin 'büyük siyasi yalnızlığı' olarak gördüm. Bugün AK Parti üzerindeki en büyük psikolojik baskı unsuru 'üç dönem' uygulamasının yarattığı baskıdır. Burada baskının asıl kaynağı üçüncü dönemini dolduran 71 milletvekiliyle değil; bizatihi Başbakan Erdoğan'la ve onun siyasi geleceğiyle ilgilidir.

Bu psikolojiyi ve Türkiye için tabloyu ağırlaştıran durum da AK Parti'nin bu 'büyük siyasi yalnızlığı'dır.

Bugün bu siyasi yalnızlık şu üç sebeple artarak devam etmektedir:

İlk olarak, siyaseten varlıklarını ve meşruiyetlerini AK Parti ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden alan parti/grup ve yapıların hala siyaset dışı yollara tevessül etmeye devam ediyor olmaları;

İkincisi, AK Parti'ye siyasi alternatif olmak, onu demokratik adımlar atmaya zorlamak yerine 'siyasi muhalefet' yapan partilerin olması;

Üçüncüsü de, AK Parti'nin geçmişte demokrasi koalisyonu kurduğu parti/grup/kanaat önderleri ile yolları ayırarak yoluna devam etmek istiyor olmasıdır.

AK Parti'yi siyaseten en çok yalnızlaştıran ikinci ve üçüncü seçeneklerdir.

AK Parti'nin siyaseten yalnız bırakılması ve kendi tercihiyle de bu yalnızlığı sahiplenmesi, partinin içe kapanmasına; 'muhafazakâr demokrat' siyasi kimliğinin mikro düzlemdeki pratikleri ile 'muhafazakâr sağ' bir parti kimliğine dönüşmesine sebep oldu.

Bu dönüşümün kaçınılmaz ilk sonucu aşırı güç yoğunlaşmasıdır. Ortak akıl yerine tek aklın egemen olduğu siyaset yapma biçminin tercihiyle birlikte farklı seslerin kendini ifade etmekten çekindikleri siyasal bir ortam oluştu. Böyle bir ortam da kaçınılmaz olarak başta milletvekilleri olmak üzere partililerin 'öz fikirleri' ile 'resmi görüşleri' arasındaki mesafenin giderek açıldığı, medyada tek sesli hale geldiği, eleştirenlerin de 'öteki' olduğu bir siyasal iklimi doğurur.

BEN İŞİMİ YAPIYORUM

Elbette herhangi bir partinin siyasi tercihleri konusunda söyleyecek sözümüz olamaz. Ancak AK Parti 'herhangi bir parti değil'. AK Parti bir tür 'kurucu parti'. Ve bana göre sorumlulukları sıradan bir partiden daha fazla.

Yazılarımda AK Parti'ye yönelik eleştiri varsa bu AK Parti üzerinden siyasete yapılan bir eleştiridir. Bu açıdan kendimi AK Parti karşıtı değil, herkes için özgürlük, eşitlik ve adalet talep eden bir vatandaş olarak görüyor ve bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorum.

AK Parti'nin siyasi yalnızlığı içerde siyasal gerilim ve toplumsal kutuplaşmayı beslediği ölçüde; dışarda Türkiye'nin içe kapanmasına ve yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Yalnızlığın değerlisi romantizm, gerçeği ise reel politiktir.  

Bu açmazdan kurtuluşun ilk adımı AK Parti'nin yeniden toplumsal farklılıklara dayalı demokrasi koalisyonları inşa etmesi olacaktır.

twitter.com/murataksoy