• 20.01.2014 00:00
  • (1737)

 

17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları sonrasında yaşananlara bakıldığında Türkiye’nin 2002-2011 arasında siyasal alanda elde ettiği demokratikleşme, normalleşmenin gerçekle bağının koptuğunu görüyoruz.

17 Aralık’tan sonra bürokrasiden başlayarak yargı alanına uzanan değişim rüzgarı özünde salt siyasi tasarrufun kullanılmasından öte anlamlar taşıyor.

İktidarın bürokrasi içinde gerçekleştirdiği görev alma, tayin, terfi gibi işlemlerin sıradan, rutin bir tasarruf değil, konjonktürel ve hedefe nokta atışı amaçlayan adımlar olduğuna şüphe yok. Bu adımlar siyaseten meşru olsa bile kamuoyunu tatmin etme açısından sorunludur.

Sorunludur çünkü. Hükümetin bu tasarruflarının hedefi; bürokraside örgütlü biçimde var olan olduğu iddia edilen cemaate yakın isimleri tasfiyedir. Bu tasarrufların sorunlu olmasının temel nedeni; ortada hükümetin varsayımını kanıtlayacak hukuki kanıtların en azından şimdilik olmamasıdır.

BENİ YARGIMLA YARGILA

Diğer taraftan demokrasinin temel prensibi olan güçler ayrılığını açık biçimde ortadan kaldırma potansiyeli taşıyan HSYK’nun yapısının değişmesi ile ilgili kanun teklifi ile mevcut HSYK bünyesinden yapılan yer değiştirme ile değişiklikler yine sorunludur.

HSYK’nu yeniden düzenlemeyi amaçlayan kanun teklifi neredeyse herkes tarafından Anayasaya aykırılığı ifade ediliyor. Ve bu konuda yapılması gereken anayasada HSYK’nu düzenleyen 159. maddede değişiklik olduğu ifade ediliyor. Ancak bu konuda kanunla değişiklik ısrarı ve mevcut HSYK’da yer değiştirme ile sayılar üzerinden elde edilen güç nerden bakarsanız siyasi meşruiyet üzerinden kendi hukukunu inşa girişimidir.

Siyasal meşruiyeti olan hükümetin bürokratik meşruiyeti olan HSYK’ya açıktan müdahalesi hukuk devleti iddiasında olan ülkede kabul edilebilecek bir girişim değildir. Hükümetin bu iki alanda da hükümetin izlediği yol hatalıdır.

Ancak hemen ifade etmek gerekir ki, bu siyasal tercih hükümetin son dönemde izlediği politika ile uyumludur.

YARGI KURUMSAL OLARAK MUHAFAZAKÂRDIR

Elbette güçler ayrılığının bir parçası olan yargı, tek tek insanlardan oluşuyor.

Yıllardır sık sık ifade edilen yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı, salt retorikten  ibarettir. Sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok yerinden yargı ne tarafsızdır ne de bağımsızdır.

Yargı sonuç olarak ona meşruiyet sağlayan siyasal rejime en derinden de zihniyeti yansıtır. Devlet-toplum ilişkinsin gücüne göre tavır alır. Çünkü yargı son kertede bireylerden bağımsız olarak kurumsal açıdan otoriter ve muhafazakârdır.

Türkiye’de yargı, 2010’daki Anayasa referandumuna kadar Cumhuriyetin inşa etiği vesayet kurumlarından birisi idi. Referandum döneminden AK Parti’li pek çok hukukçunun ifade ettiği biçimi ile bir “kapalı devre bir kast sistemi” idi. Yani tek kimliğe dayanan ve kararlarını ideolojik olarak veren bir vesayet kurumu idi.

Referandum sonrasında oluşan yapı, belki çoğulculaşmayı hedefledi ama sonuçta sayı olarak artan ama çoğulcu değil çoğunlukçu oldu. Ve bu AK Parti’nin iradesiyle oldu.

Farkında olunan ve sorun olarak görülmeyen bu yapının, 17 Aralık’tan sonra uygunsuz bulunması ve siyasi tasarrufun alanına girmesi hukukun varlığını, hukukun üstünlüğüne olan inancı değil, hukuku operasyonel olarak kullanamama ve hakim olamama kaygısının bir sonucudur.

Bu yüzden hükümetin siyasal meşruiyetine dayanarak bu alanda yapacağı her hamle toplumsal meşruiyet sorunu taşıyacak ve toplumun hukuk ve yargıya olan güvenini zedeleyecektir.

ÇÖZÜM SİYASETTE

Çünkü yapılan ve hedeflenen çoğulcu bir yapıyı değil sadece tek kültürel kimliğe dayanan yeni bir hukuk yapısı inşa edilmesidir. Ortaya çıkacak sonuç, hukukun varlığını değil hukukun siyasallaşmasının sonucu olacaktır.

Yazının başında ifade ettim. Son dönemde yaşananlar Türkiye’nin 2002-2011 arasında siyasal alanda elde ettiği demokratikleşme, normalleşmenin gerçekle bağının kopmasını ifade ediyor. Bunun nedeni de yaşanan iyileşmenin zihinsel olarak hazmedilememesi ve devletin her kademesine hakim olma ve her yeri kendi kimliğine boyama arzusudur.

Oysa yapılması gereken sadece yargı alanında yapılacak değişikleri Meclis çatısı altında siyasal uzlaşma ile gerçekleştirmektir. Çünkü eğitim gibi hukuk alanı da sadece bugünü değil geleceği de ilgilendiren kararlardır. Ve bu alanlarda alınacak kararların olabildiği ölçüde geniş toplumsal konsensüsle gerçekleşmesi, değişiklerin toplumsal meşruiyetini de güçlendirir. Bugün AK Parti’nin başta CHP olmak üzere muhalefetle demokrasi temelinde buluşması zorunludur.

Ne yazık ki, Türkiye’de sadece siyasal alanda değil toplumsal alanda da son bir yıl içinde ciddi bir kutuplaşma yaşanıyor ve eskiden siyaset dışı kurumların yaptığı kimlik çatışmasını son bir yıldır siyasi patiler besliyor. Ne kadar farkındayız bilmiyoruz ama toplumsal kesimler kutuplaşmakla kalmıyor ayrışıyor da.

Elbette birileri hükümete darbe girişiminde bulunmak isteyebilir ama çözüm devletleşmek değil demokratikleşmektir.

Onun için çözüm demokratikleşmede, demokrasinin derinleşmesinde.