• 30.01.2014 00:00
  • (2270)

 Gezi sürecinden bu yana durumdan vazife çıkaranlar temel hak ve özgürlüklerin ifade edildiği her platformu, her açıklamayı, her imza kampanyasını dolaştırıp dolaştırıp “çözüm sürecine”bağlamakta oldukça deneyim sahibi oldular. Temel hak ve özgürlüklere sahip çıkan her birey, her girişim kendini bir anda çözüm süreci karşıtı buldu.

Kısaca bazıları çözüm sürecini başımızda demoklesin kılıcıolarak sallandırılıyor.

Benzer bir suçlamayı 17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet iddiaları sonrasında da gördük. Bu iddiaları ortaya çıkaran savcılardan başlayarak iç içe geçmiş olan yapısal kurumların hedefi meğer hem hükümet hem Erdoğan hem de çözüm süreciymiş.

Eğer hükümet ortaya çıkan iddiaların soruşturulması için hukuki süreci işletseydi, bunları yapanların kimler olduğunu, yurt içinde ve yurt dışında kimlerle işbirliğini yaptıklarını da öğrenir, hep birlikte mahkum ederdik. Bunu da ancak demokratik hukuk kurulları içinde, daha çok siyasete sahip çıkarak ve Meclis’i devreye sokarak başarabilirdik.

Sonuçta eğer cemaat hükümete darbe yapıyorsa, bu aynı zamanda siyasete de darbedir. Bunun önlemek hükümet kadar diğer siyasi partilerin de sorumluluğudur. Bu ise asgari müşterekte işbirliği ile önlenebilirdi. Hükümet bunu yapmadığı gibi Meclis’e de bu konuda yok muamelesi yapmaktadır.

Yine 17 Aralık’tan sonra şu da güçlü biçimde iddia ediliyor; Başbakan Erdoğan ve AK Parti hükümeti giderse çözüm süreci biter. Elbette böyle bir risk var.

Kabul edelim ki, AK Parti ve Başbakan Erdoğan Kürt sorunun çözülmesinde, içinde olduğumuz sürecin başlatılmasında çok hayati siyasi riskler almıştır. Ancak hükümet, pek çok temel sorunda olduğu gibi atılması en zor “büyük adımı” atmış ancak ardından atabileceği küçük adımları atmakta nedense aynı iradeyi gösterememiştir. Ermeni açılımından Alevi açılımına kadar bu böyledir.

ÇÖZÜM SÜRECİ BAŞLADI MI?

Peki hedef gerçekten çözüm süreci mi?

Tüm bu iddiaların anlamlı olabilmesi için ortada gerçekten bir çözüm sürecinin varlığından bahsedebilmemiz gerekiyor.

Tarafların iradeleri ile sahip çıktıkları, bir arada yaşamak için çaba harcadıkları, ortak bir gelecek hayalini paylaştıkları bir siyasallaşmanın  olması gerekiyor.

Böyle bir irade var mı diye sorduğumuzda vereceğimiz cevap“evet” mi çok emin değilim. Ortada çözüm sürecinden çok, asker olsun, PKK’lı olsun, sivil vatandaş olsun hiç kimsenin ölmüyor oluşu vardır. Ölümün olmaması elbette çok çok önemlidir ama tek başına çözüm süreci değildir.

Çünkü şiddet yokken, ortak Türkiye geleceğimiz konusunda çözümün siyasal tarafları olan AK Parti ile BDP arasında bile bir ittifak söz konusu değildir. Ortak geleceğimize ilişkin paylaşılan hiçbir çalışma neredeyse yoktur.

Çünkü henüz çözüm süreci başlamamıştır.

Çözümü toplum sahiplenmedikçe, ortak gelecek kaygısı etrafında birleşilmedikçe, tek başına güçlü liderlerin iradesi sorunu çözmeye yetmeyebilir.

KÜRT SİYASİ HAREKETİNİN BAŞARISIZ GEZİ SINAVI

Bir ayıklama yaparak devam edelim. AK Parti hükümetinin bu konuya yaklaşırken en büyük başarısı, sorunu tanımlarken ve çözüm modellemesi geliştirirken “Kürt sorunu” ve “terör sorunu” olarak ayırmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Kürt sorununun çözülmesi Türkiye’nin demokratikleşme süreci ile birlikte temel hak ve özgürlüklerin alanının genişletilmesi sağlanması ve Kürtlerin de anayasal olarak eşit vatandaş olabilmeleri sürecidir.

Yani Kürt sorunun çözümü demokratikleşme sürecine bağlıdır.

Bu açıdan bakıldığında son dönemde demokratikleşme konusunda güçlü bir iradeden söz edebilmek güçtür. Gezi sürecinde yaşananlar bunun kanıtıdır. Gezi sürecinde, varlık ve meşruiyetlerini AK Parti ve Erdoğan karşıtlığına indirgemiş grup, örgüt ve partiler dışında; hak ve özgürlüklerine, özel alanlarına müdahale edilmesine, çevre duyarlılığına sahip çıkan, devlet babaya itiraz eden barışçıl protestolarda bulunan geniş bir kitle vardı. Ancak polis şiddeti demokrasinin öncelikli değil tali bir konu olduğunu gösterdi.

Ve ne yazık ki, Kürt siyasi hareketi Gezi’de kötü sınav verdi. Çünkü Gezi’de hak ve özgürlüklerine, özel hayatlarına sahip çıkanlarla Kürtlerin yıllardır mücadele verdiği hak ve özgürlük talepleri aynıydı. Buna rağmen Kürt siyasi hareketi sırf çözüm süreci zarar görecek diye geride durmayı tercih etti.

ÇÖZÜM SÜRECİ PKK’NIN GELECEĞİNİN NE OLACAĞI SORUNUDUR

Demokratikleşme konusunda ağırdan alan hükümeti ne yazık ki, çözüm süreci konusunda hiçbir adım atmış değildir. Çünkü çözüm süreci esas olarak Kürt sorununun nasıl çözüleceği değil; terör sorunun nasıl biteceği yani PKK’nın geleceğinin ne olacağı sorunudur.

Çözüm süreci, yüzde 20’si ülke dışına çıkan, yüzde 80’i Türkiye içinde kalan PKK’lıların geleceğinin ne olacağı sorunudur. Kandil’de olan 2000-3000 PKK’lının geleceğinin ne olacağı sorunudur. Mahmur’da yaşayanların geleceğinin ne olacağı sorunudur. Hatta Türkiye’de halen tutuklu olan KCK’lıların geleceğinin ne olacağının sorunudur. Çözüm süreci Türkiye’ye dönecek PKK’lıların nasıl dönecekleri ve topluma nasıl entegre olacakları sorunudur.

Bu konularda bugüne kadar hiçbir somut adım olmadığı için çözüm süreci henüz başlamamıştır.

Elbette Türkiye içinde ve dışında Kürt sorununun çözülmemesini, çözüm sürecinin ilerlememesini isteyenler olacaktır. Bunun karşısında yapılması gereken hak ve özgürlüklerimizden çözüm süreci zarar görecek diye vazgeçmek değil, tersine daha çok demokrasiyi, özgürlüğü talep etmektir.

Çözüm sürecini demoklesin kılıcı gibi başımızda sallayanlar, kendi özgürlüklerinden vazgeçmiş olabilirler. Ama biz henüz vazgeçmedik.

twitter.com/murataksoy

http://murat-aksoy.com/demoklesin-kilici-olarak-cozum-sureci/