• 13.02.2014 00:00
  • (1987)

 Son günlerde kimi kalemler Balyoz, Kafes gibi davalarda kendilerinin cemaat tarafından kafeslendiğini söyleyip, siyasal pozisyonlarını meşrulaştırmaya çalışıyor. 17 Aralık süreci öylesine bir turnusol oldu ki, bu kalemler olumsuz her şeyi cemaate yükleyerek hükümeti savunmanın tereddütsüz huzur ve konforunu yaşıyorlar. Keşke vicdan muhasebesi böyle basit özeleştiri ile bitecek kadar yüzeysel olabilseydi.

Diyelim onlar özeleştiri ile kendini “temize” çıkardılar. Peki, biz ne yapalım?

Muhafazakâr dünyayı dışarıdan değil içerden bakarak anlamaya çalışan, hak ve özgürleri için mücadele eden, demokratikleşme ve normalleşme için AK Parti’yi siyaseten destekleyen ve/ya oy veren laik kesimden gelen bizlerin durumunu hangi “kelime” açıklayacak?

Hangi kelime olduğunu bilmiyorum ama bunun kafeslenmeolmadığı açık.

Yakın geçmişe kadar siyasal duruşları ile AK Parti’nin yanında olanların son dönemde eleştirel pozisyonda olmalarını, onların“yaşlı liberallikleri” ya da “AK Parti politikalarında etkili olamamalarının getirdiği AK Parti, Erdoğan karşıtlığı” ile açıklamak hayli kolay. Çünkü bu tespitlerin hiçbiri anlama çabası gerektirmiyor. Hepis kolaycı açıklamalar.

AK Parti’ye ve parti politikalarına sadece son dönemde değil neredeyse 2011’den bu yana hiç eleştirel mesafe alamayanların, bunu yapanlara yapacakları hiçbir eleştiri anlamlı değildir.

SOSYAL VE TOPLUMSAL RESTORASYON

Bu noktada bir tespit yapalım. Bugün AK Parti’nin temel sorunu; 2011’den itibaren değişen ajandası ve toplumsal tahayyülüdür. Bu tahayyül ne yazık ki artık demokratik, laik ve çoğulcu bir Türkiye değildir. Sorun tam da buradadır.

Bugün AK Parti konusunda karşı karşıya AK Parti’nin siyasal söylem ve tercihlerinden son iki yıl içinde yaşadığı değişim Başbakan’ın bundan 8 yıl önce söylediğinden çok farklı yöndedir.

Başbakan Erdoğan 11 Ekim 2006′ya yaptığı grup toplantısında;“Ülkenin geleceğine, Cumhuriyetin değerlerine karşı tehditler yok mu? Elbette var, ancak bunların toplumun geneline yayamayacağımız aşırı uçlar olduğunu, takibinin de suç-ceza sistemi içersinde yapılması gerektiğini unutmayalım. Son tahlilde uçlarda bulunanlar da bizim insanımız. …. biz diyoruz ki onları da merkeze çekmenin, şu çatı altında olan kim olursa olsun hepimizin ortak görevidir. … Asgari müşterekte mutabakatı sağlamak zorundayız. Yaraları kanatan değil, iyileştiren olmalıyız. Gelecekteki dönemi, toplumsal barışı güçlendirecek bir sosyal restorasyon dönemi olarak görüyoruz. Etnik, dini, mezhepsel, fikri, kültürel farklılıklara bakmadan kadın-erkek ayırmadan, bütün sosyal tarafları kucaklayacak yeni bir toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak mecburiyetindeyiz.”

Bu sözler toplumu kucaklama açısından çok önemliydi kuşkusuz. Ne yazık ki, bugün itibari ile gerçekleşmiş değil. Hem de 2007’de yüzde 47, 2011’de alınan yüzde 50 oya rağmen.

Burada ikinci tespit olarak şunu yapmak gerekiyor. AK Parti’nin ustalık dönemi olarak tanımladığı üçüncü dönem,toplumsal barışı güçlendirecek bir sosyal restorasyon dönemi değil, toplumu tek bir kültürel kimlik doğrultusunda dönüştürme hedefi olarak karşımıza çıktı. Bu yönüyle kaçınılma olarak kutuplaştırıcı oldu.

Bu açıdan ne kadar anlamlı bir referans olur bilmiyoruz ama İstanbul İl Başkanı Aziz Babaşçu’nun 31 Mart 2013’teki yaptığı açıklama belki de Freudyen okuma ile bir lapsustu.

Ne demişti Babuşçu; 10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde, bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söylemi etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir.


İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Dolayısıyla o paydaşlar bizimle beraber olmayacaklar. Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızda olan güçlerle bu sefer paydaş olacaklar. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak. Onun için işimiz çok daha zor.”

Bu sözler 2013’te söylendi ve 2011-2013 arasında AK Parti’nin izlediği politikalarla uyumlu idi.

2011 milletvekili aday listesi ile başlayan AK Parti’nin kendi kültürel kimliğini inşa etme sadece parti içi konsolidasyon ile sınırlı kalmadı. Siyaseten var olduğu her noktayı da kendi kimliğine göre dizayn etmeye kalktı. Çoğulculuk yerini tek kimliğe bıraktı. Kamuda farklı kimlikler etkisizleştirildi. Yeni alınan kamu personeli konusunda seçici davranıldı.

Bu süreç aynı zamanda AK Parti’nin adım adım içe kapandığı ve yalnızlaştığı bir dönem oldu. Bu yalnızlığı devlet gücü ile yönlendirdiği kamusal iletişim araçları ile aşma çabası ise başarısız oldu.

Özetle makro alanda siyaseti devletten topluma taşıyan, Türkiye’yi normalleştiren, sivilleştiren ve kendisi de marjinal bir kimlikten kurtarıp merkez partisi haline getiren AK Parti, 2011’den sonra mikro alanda “değer temelli” tüm söylem ve siyasal tercihlerinde merkez partisinin değil tam tersinemuhafazakâr/sağcı bir partinin dilini benimsedi.

Kadından gençliğe, doğum yönteminden çocuk sayısına, alkol düzenlemesinden düşünce ve ifade özgürlüğüne kadar pek çok alanda siyasal söylem ve düzenlemeleri özgürlükçü değil tersine muhafazakâr bir siyaset hakim oldu.

Önce Gezi, ardından dershane ve son olarak da rüşvet ve yolsuzluk iddiaları sonrasında yargı ve bürokraside yaşananlar; AK Parti’nin bu siyasal yöneliminin açık göstergeleridir. AK Parti tüm kamu ve kamusal alanı temizlemeyi hedefliyor. Ve bunu devlet gücü ile yapmaya çalışıyor.

GEZİ’DEN 17 ARALIK’A: KOMPLODAN PARALEL DEVLET

Gezi protestolarında AK Parti’yi referandum ve 2011’de destekleyenleri kaybetti. Ama bu AK Parti için önemli değildi. Babuşçu bunun olacağını Gezi’den üç ay önce söylemişti.

Gezi sürecinde Başbakan “yüzde 50” söylemi ile tabanını konsolide etmeye çalıştı. Bu açıdan yüzde 50 söylemi siyaseten sahiplenilen ve kutuplaşmayı tercih eden bir siyasallaşma idi.

AK Parti’nin 2023 ve sonrası vizyonun en somut adımı dershanelerin kapatılması ile gündeme geldi. Bu sürecin işaretini Başbakan Erdoğan “dindar nesil” söylemi ile verdi. 31 Ocak 2012’de Başbakan Erdoğan’ın AK Parti genişletilmiş il başkanları toplantısında yaptığı konuşmada ifade ettiği “dindar nesil yetiştireceğiz” sözü bu açıdan anlamlıdır.

Hükümet programında olmadığı halde aniden gündeme gelen ve yasalaşmasında ciddi tartışmalar yaşanan 4+4+4 eğitim sisteminin devamında yaşanan liselerdeki dönüşüm bu önemlidir. Bu dönüşüm ile genel liselerin büyük bir kısmı Anadolu lisesine dönüştü. Ve bu dönüşüm imam hatip okullarının sayısında sistematik bir artışı beraberinde getirdi. Kabul edelim ki, bu salt ihtiyaçtan değil hedeflenen toplum tasavvurunun gereği olarak siyaseten tercih edilmiştir. Hatta tercih etmediği halde pek çok öğrenci bu okullar gitmek zorunda kalmıştır.

Bu süreci 2009’den bu yana üzerinde çalışıldığı söylenen dershanelerin kapatılması tartışması izledi. Bu adım AK Parti’nin sadece laik kesimden gelenleri değil İslami gelenekten gelen ortak değerleri “din” olan cemaati de kamu ve kamusal alanda istemediğinin göstergesidir.

17 Aralık’tan sonra bürokrasi ve yargıda başlayan ve cadı avını andıran gelişmeleri hep birlikte gördük.

17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile ilgili soruşturmaları AK Parti, cemaatin kendilerine yaptığı bir darbe girişimi olarak okudu. Ve daha önce listesi yapılmış olan değişikler peş peşe geldi. Bu değişiklerdeki sorun, kamuya yansıyan gerekçeler olmadığı gibi herhangi bir soruşturma da olmamasıdır.

Varsa devlet içinde vesayet unsuru olan yapılar temizlenmeli ama bunun yolu hukuktan geçmektedir. Hukuk ve yargıda vesayet kurmuşlar söylemi de ikna edici değildir. Çünkü yakın bir zamana kadar varsa böyle bir vesayetin bir parçası bizzat AK Parti’nin kendisiydi.

YALNIZLIK SENFONİSİ

Gezi süreci ile sayısı ve gücü az olan bir grupla yollarını ayıran AK Parti, 17 Aralık sonraki süreçte cemaatle de yollarını ayırdı.

Bu aşamada cemaatin sahip olduğu ya da etkileyebildiği oy oranının hiçbir önemi yok. Çünkü karşı karşıya olduğumuz sorun AK Parti’nin yerel ve genel seçimlerde alacağı oy yüzdesi değildir.

Sorun AK Parti’nin 2023 vizyonun çoğulcu bir kamusal alana ve kamuya değil tersine tek bir kültürel kimliğe dayanan, muhafazakâr/sağcı tonu ağır basan bir Türkiye olmasıdır.

Karşı karşıya olduğumuz sorun, AK Parti’ni toplumu homojenleştirmesi, tersinden başkanlık sistemi ile yönetme girişimidir. Sorun ataerkil bir düzen üzerine otoriter tek parti anlayışının giydirilmesidir.

Ve böyle bakınca muhafazakâr dünyanın dışından biri olarak kendimi kafeslenmiş hissetmiyorum. Hissettiğim tek şey demokratik, laik ve çoğulcu Türkiye için zihnim, kalemim ve imkânım olduğu sürece itiraz etmeye devam etmek. Çünkü AK Parti’nin ‘Yeni Türkiye’si ile benim hayalimdeki Türkiye çok faklı.

Son olarak şu soruyu sormak gerek; AK Parti’nin 2011’de siyasal tercihlerini değiştiren ne oldu?

Sonraki yazılara kalmak üzere bunun iki cevabı var. İlki Arap uyanışının cazibesi. İkincisi Suriye’de girilen çıkmaz sokak.