• 15.02.2014 00:00
  • (1914)

 Gezi süreci boyunca yaşananlar, yaşanan gerçekler, gerçek olmayan yaşananlar bir bir ortaya çıkıyor. Zaman, kimin neler yaptığı daha açık biçimde ortaya çıkarıyor.

Gezi protestoları, varlık ve meşruiyetlerini AK Parti ve Başbakan Erdoğan karşıtlığına indirgeyenler tarafından manipüle edilmeye çalışılan özü, son yıllarda hak ve özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünlerin, hayat tarzlarına müdahale olduğuna inanların kısaca özel alanlarının devlet uygulamalarıyla kısıtlandığına inanların itirazı idi.

Ancak AK Parti hükümeti bu taleplere kulak vermek yerine, bu enerjiyi siyaseten kullanmak isteyenleri ileri sürerek bir siyasi hat oluşturdu. Bu siyasi hat, kendi varlığını koruma ve tüm Gezi’yi ötekileştirmek üzerine kuruldu. Bu siyasallaşmanın temel siyasi argümanı ise, din, dinsel semboller oldu.

 

Önce cami sonra başörtüsü

 

Bu süreçte iki örnek bu siyasal dili göstermek açısından önemlidir.

İlki Kabataş’taki “Cami’de içki içildi” söylemdir. Cami imamı tarafından doğrulanmayan bu iddia uzun süre meydanlarda seslendirildi.

Bu söylemin özü Gezi protestocularını İslam’ın kutsallarına saygı göstermediklerine ikna etmekti. Ama bırakın bir laiki ya da ateistti, vicdanı olan hiçbir insanın Cami gibi kutsal bir mekanda içki içebileceğini düşünmek bile başlı başına bir akıl tutulmasıdır.

Ama akıl tutulması yaşandı.

Aradan geçen zaman içinde hükümetin bu iddiasını doğrulayan bir kayıt ya da şahitlik ortaya çıkmadı. Cami imamı tayin edildi.

Yine sembolik açıdan ikinci örnek yine Kabataş’ta pusetinde bir çocuklu başörtülü kadına üzerlerinden garip kıyafetleri olan 80-100 kişin saldırdığı, kadının darp edildiği, üzerlerine işendiği söylemidir. Burada dinsel mesaj, “başörtüsü” üzerinden dindarlara yönelik nefrettir.

Bu iddianın kaynağı saldırıya uğradığını iddia eden kadının savcılığa yaptığı suç duyurusudur. Kadın suç duyurusunda saldırıyla ilgili öylesine detaylar anlatmış ki, Başbakan Erdoğan’ın ikna olmaması mümkün değil.

Hatta kimi gazeteciler gidip kadınla uzun söyleşiler yaptılar.

Bizde eğer böyle bir olay gerçekleşmişse, bunun insanlık dışı olduğunu sık sık yazdık.

Sonuçta Başbakan Erdoğan bu olayı Meclis kürsüsü ve meydanlarda yaz boyunca bol bol kullanarak Gezi protestocularını suçladı.

 

İnanmaya hazır zihinler

 

Dün KanalD’de yayınlanan yaklaşık 12 dakikalık görüntü, saldırıya uğradığını iddia eden kadını yalanlıyor. 12 dakikalık görüntüler kadının çevresinde hiçbir olağanüstü hareketlilik olmadığını gösteriyor. Görüntülerde olağanüstü hiçbir durum olmadığı gibi, kadının kocası geliyor ve ikisi oradan birlikte uzaklaşıyorlar.

Ortaya çıkan bu görüntüler, Başbakan’ın yanıltıldığını gösteriyor.

Şimdi soru şu; ortada bir aldatılma mı var yoksa zaten aldanmaya açık bir zihin mi var?

 Çünkü, Cami’de içki içildi söylemi ne kadar gerçek dışıysa, kadının şikayet dilekçesinde anlattığı ayrıntıların da en azından kuşku uyandırması gerekir. Böyle bir saldırıyı sıradan olmayan bir iki kişi gerçekleştirebilir ama 80-100 kişilik bir grubun böyle bir saldırıyı gerçekleşebileceğine inanmak için, zaten inanmaya hazır bir zihin varlığı gerekiyor. Gezi sürecinde gördüğümüz tablo zaten inanmaya hazır bir zihnin varlığıdır.

Bu aynı zamanda siyasal bir tercihtir de. Çünkü, bu inanma hali din, dini semboller üzerinden bir savunma hattı inşa etmiştir. Buna göre, toplumun büyük bir kısmı için ortak değer olan Cami ve başörtüsü üzerinden inananlar ve inanmayanlar şeklinden ayrıştırılmaya çalışılmıştır. “Yüzde 50” söyleminin altında bu anlayış vardır. 

 

Zihnen ayrışan toplum

 

Din ve sinsel sembollerin siyaseten kullanılması üzerine inşa edilen yüzde 50 söyleminin hedefi tabanının “din” üzerinden konsolide etmektir.

Ancak bunu yaparken fark etmedikleri gerçek ise, toplumu zihnen ayrışma sürecine girmesi oldu.

Cami’de ortaya henüz çıkmayan içki içildi görüntüleri, başörtülü kadının saldırıya uğramadığını gösteren görüntüler; sadece toplumu zihnen ayrışmasına hizmet etti.

Ancak Başbakan ve çevresi için bunun bir anlamı olacak mı şüpheliyim.

Çünkü onlar için Gezi’nin devamı, 17 Aralık süreci ile devrede.

Gerek Gezi sürecinden gerekse 17 Aralık sürecinde hep şunu ifade ettim; hükümet yaşananları açıklamak için o kadar çaba sarf ediyor ki, anlamak için sarf edecek hiçbir enerjisi kalmıyor.

Sonuçta açıklama kaygısı ile üretilen söylem toplumu ortak değerlerimiz üzerinde bölerken geriye sadece sandıkta elde edilmek istenen hedef kalıyor.

Türkiye’nin zihnen ayrışması karşısında sandıkta elde edilecek başarının bir anlamı olacak mı, bunu Başbakan ve çevresinin düşünmesi gerekiyor.

Hem de geç olmadan.

twitter.com/murataksoy