• 28.02.2014 00:00
  • (1899)

 AK Parti ile cemaat arasındaki gerilimde kuşkusuz en zor durumunda olanlar laik kesimden olup muhafazakâr dünyayı içerden izlemeye çalışan, onlarla empati kuran, onların dertlerini, hak ve taleplerinin önemini kendi çevrelerine ve farklı toplumsal kesimlere taşıyan insanlar.

Bunların büyük kısmı sadece son yıllarda değil 28 Şubat’tan darbe girişimlerine, 27 Nisan e-muhtırasından 367 krizine, Cumhurbaşkanlığı krizinden 12 Eylül 2010’daki anayasa referandumuna kadar pek çok kritik dönemde demokrasi, sivilleşme ve normalleşme adına AK Parti’nin yanında oldular.

Ve sırf bu nedenle yakın çevrelerinden dışlandılar. AK Parti’nin bu süreçte yaptığı siyasi hatalardan dolayı sorumlu tutuldular. Her fırsatta çevrelerinden ve siyasilerden eleştiri aldılar.  AK Parti’yi eleştirmeyenler bu insanları eleştirdi.

 

Yetmaz ve yetmeyecek

 

Bunun en somut örneği 12 Eylül 2010’da referandumunda “Yetmez ama Evet” (YAE) pozisyonunu savunanlar oldu. Son aylarda ortaya çıkan her olumsuz gelişmeden sonra özellikle laik kesimdeki AK Parti muhalifleri tarafından - sayısı sınırlı olan bu gruba- sürekli eleştiri yapılıp pişmanlık bekleniyor. AK Parti’nin siyasi hatalarının tüm faturası bunlar kesilmek isteniyor.

Kabul edelim ki bu haksızlık. Bu eleştirinin haklılığı, YAE’çiler içinde yer alıp AK Parti’nin siyasi tercihlerindeki kırılma karşısında küçük bir özeleştiri dahi yapmayanlar, AK Parti’ye eleştirel mesafe alamayanlar için anlamlıdır. Bu süreçte, pozisyon olarak AK Parti’ye mesafe alanları, bunun için bedel ödeyenleri sorumlu ilan etmek haksızlık olur.

Hasbelkader be de bu grubun içindeyim. Kısa bir ara (Taraf) dışında yaklaşık 8 yıl Yeni Şafak’ta editör, söyleşici, muhabir, köşe yazarı olarak çalıştım.

AK Parti’nin Türkiye’nin siyasetle tanışmasında, siyasetin toplumlaşmasında önemli bir aktör olduğunu yazdım. Ancak son iki yıl içinde AK Parti’de büyük bir değişim var. Bugün geldiğimiz nokta birden değil adım adım gelen bir yer. Bugün gelinen noktanın AK Parti karşıtları için “biz demiştik” çığlıkları için karşılanması süreci açıklamaya yetmiyor.

Kendi kişisel tarihimde partinin son iki yıl içinde özellikle mikro alandaki değer temelli siyasal tercihleri sürekli eleştirdim. Gezi’de süreciye bu eleştirilerim artı ve nihayet 17 Aralık sonrası süreçte de çalıştığım gazeteyle yol ayrımı da kaçınılmaz oldu.

Gezi ve 17 Aralık süreci ile birlikte muhafazakâr medyada laik kesimden olup, görünür noktada olan, siyasal analiz yapan insan sayısı bir elin parmağı kadar ya kaldı ya kalmadı. Pek çok isim çalıştığı kurumlarla yolunu ayırmak zorunda kaldı.

 

AK Parti'nin büyük hayali

 

Ne yazık ki, AK Parti’nin siyasal tercihleri sadece medyada değil tüm kamusal alanda bir tür tek tipleştirici bir eğilim içine girdi. Kendi kültürel kimliğinden olmayan hiç kimsenin içine giremediği bir dünya yarattılar. Bu homojenleştirme çabası aynı zamanda çoğulcu aklın da devre dışı kalmasına yol açtı.

Herkesin zihnen aynı dili konuştuğu, benzer şeyleri düşündüğü, herkesin birbiri gibi olduğu ortam; giderek merkezdeki küçük aklın çevreyi hegemonya altına almasına yol açtı. İşin doğası gereği de çevre de aklını merkezin emrine vermeye hazır olduğu içim süreç, sorunsuz işledi. Bu süreç esas olarak AK Parti’nin sadece Türkiye için değil bölgede kendine biçtiği role uygun bir toplumsal form inşa girişimidir.

Başbakan Erdoğan’ın dinsel söylem ve dini semboller üzerinden kurduğu kutuplaştırıcı dil, ne yazık ki toplumu, toplumsal hassasiyetleri dikkate almayan siyasetin toplumsalı belirlediği bir dönem oldu.

2007 ve 2011’de AK Parti’yi destekleyen laik kesimden insanların ve bugün kimi muhafazakârların bugün AK Parti’ye eleştirel bakışlarını salt “karşıtlık” üzerine açıklamak haksızlık olur.

Haksızlık olur çünkü son iki yılda AK Parti’nin izlediği iç ve dış politika, özünde Osmanlı referanslı bir millet sitemi inşası ve İslam kimliği temelinde bölgesel bir liderlik arzusuna dayanıyor.

 

Hayalin bittiği an

 

Ancak Arap uyanışının Suriye’de başarısız olması ve 3 Temmuz’da darbe ile Mursi’nin devrilmesi AK Parti’nin izlediği dış politikanın başarısızlığının ve politik hedeflerinin tescili olu.

Aynı şekilde önce Gezi protestolarını anlamak yerine şiddet kullanarak bastırması ve bunu kutuplaşma siyaseti ile kullanması; sonra 17 Aralık’ta ortaya çıkan yolsuzluk iddialarının araştırılmasının hukuken önlenmesi bürokrasi ve yargıda yapılan değişiklikler AK Parti’ye geçmişte verdiğimiz siyasi desteğe daha eleştirel bir bakış getirmemizi zorunlu kılıyor.

Özellikle 17 ve 25 Aralıkta ortaya konan bilgi, belge ve iddialara karşında hükümet hukukun önünü açmak yerine yargıyı kendine bağladığı gibi sisteme geçti. Bununla birlikte İnternet yasasından MİT yasa teklifine kadar gece yarısı torba yasalara eklenen düzenlemeler Türkiye’nin demokratikleşmesine değil, küçük bir yapının korunması hedefini taşıyor.

 

Hayati soru

 

17 ve 25 Aralık soruşturma dosyaları dışında ortaya çıkan tapelerden sonra şu soruyu sormamız sanki kaçınılmaz hale geldi; yıllarca Türkiye’nin demokratikleşmesi, sivilleşmesi ve normalleşmesi olarak okuduğumuz süreç sadece bir makyaj mıydı? Makyajın altında işleyen başka bir mekanizma mı vardı?

İtiraf edelim ki eğer gerçekse ortaya çıkan tapelerdeki konuşmalar insana bunu düşündürtüyor.

Eğer öyle ise bu durum, bizim gibi siyaseten “naif” olanların hükümet tarafından kafeslendiğimizi değil ama kandırıldığımızın işaretidir. Bunu da ancak hukuk devreye girdiğinde öğrenebileceğiz.

Evet, her koşulda seçilmiş siyasetten yanayız ama seçilmişlerin kendilerini korumak adına siyasi alanı ve özgürlüklerimizi daraltmasına da evet deme lüksümüz yok.