• 3.03.2014 00:00
  • (1737)

 Gezi sürecinin de, 17 Aralık sürecinin de hedeflerinden birinin “çözüm süreci” olduğu Başbakan dahil olmak üzere, hükümet yetkilileri ve hükümeti destekleyen kalemler tarafından sıkça ifade edildi.  

İfade edildi de ne oldu?

Önemsedik mi, hayır.

Çünkü söyledikleri ve yazdıkları gerçeği yansıtmayan bir algı yaratma operasyonuydu.

Kuşkusuz Gezi’deki enerjiyi hükümete karşı manipüle edenler içinde çözüm sürecini de hedef alanlar mutlaka olmuştur ama Gezi’nin tamamını diğer lobiler gibi çözüm karşıtı lobi ile açıklamak en hafifinden çarpıtmadır.   

 

Hükümetin inandırıcılık sorunu

Aynı şeyi 17 Aralık operasyonu için de söylüyorlar, yazıyorlar. Cemaatin Kürt sorunu ve çözüm sürecine hükümetten farklı olduğu belli olan yaklaşımından çıkarak 17 Aralık operasyonunun hedefi çözüm sürecidir demek; sonuç olarak Gezi süreci için yapılan çarpıtmanın benzerini tekrar etmekten başka bir şey değildir.  

Çünkü Gezi süreci nasıl toplumun belli kesimlerinin kendi temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkmasıysa, özel hayatlarını koruma gayretiyse, çevreye sahip çıkmaysa; 17 Aralık’ta özünde yolsuzluk iddialarını içeren bir soruşturmadır. Soruşturma sırasında yapılan yanlışlıklar elbette eleştirilebilir ama bunların hiç birisi ortaya çıkan iddiaların ciddiyetini ortadan kaldırmaz.

Hükümetin ifade ettiği gibi, 17 Aralık hedefi “darbe”yse yapılması gereken iki şey vardı. İlki hükümetin durumun ciddiyetini muhalefetle paylaşarak, ortak siyasal alanının korunması için onlarla işbirliği yapmak. İkincisi de bürokrasi ve yargıda yaptığı büyük değişiklikler kadar ortaya çıkan yolsuzluk dosyalarının yargı sürecinin hızlandırılmasıdır.

Hükümet ne yazık ki, bu ikisini de yapmadı. Onun için darbe konusunda inandırıcı olması mümkün değildir.

 

Hak ve özgürlükler

Hükümetin gerek Gezi sürecinde gerekse 17 Aralık’tan sonra izlediği yöntem, kullandığı dil, siyasal yaklaşım ve en önemlisi gerçekleştirdiği yasal değişiklikler bize çözüm sürecinde de,  Kürt sorununun çözülmesinde de umut vermiyor.

17 Aralık’tan bugüne kadar yapılan yasal değişikliklerin temel konsepti; temel hak ve özgürlük alanının genişleten, demokrasiyi derinleştiren değil tersine olan düzenlemeler. Yapılan bu düzenlemeler tüm Türkiye vatandaşı gibi Kürtlerin de temel hak ve özgürlük alanları daralıyor. Ya da tersten okuma ile Kürt sorununun demokratik çözümü, temel hak ve özgürlüklerinin anayasal ve yasal güvenceye alınması toplumdaki tüm farklı kültürel ve etnik kimliklerin yaşadığı sorunların çözülmesi anlamına gelir. Yani Kürt sorununu hak ve özgürlükle çözerken Alevilerin ya da gayrimüslümlerin hak ve özgürlük alanının daralması demokratikleşme sağlamaz.

 

Kürt siyasi hareketinin pragmatizmi

İşte tam bu noktada Gezi süreci önemli bir dönüm noktasını işaret eder.

Gezi sürecinden Kürt siyasi hareketi çözüm süreci akamete uğramasın kaygısıyla, Gezi’de talep edilen hak ve özgürlük taleplerine, özel yaşama müdahale endişesine, çevre hakkı gibi barışçıl taleplere destek vermek yerine; uzaktan seyretmeyi tercih etti. Elbette bu eylemelere katılan tek tek Kürtlerden söz edebilir ama bu, gerçeği değiştirmez. Gezi sürecinde barışçıl biçimde talep edilenlerle, Kürtlerin temel hak ve özgürlük talepleri ortaktı. Ama Kürt siyasi hareketi Gezi’ye destek vereceğine pragmatik bir tercihle uzak durdu.

Belki de tam bu yüzden Batı’da HDP adıyla seçimlere girenlerin varlık ve meşruiyetlerine Gezi sürecine bağlamaları karşılığı olan bir anlamlandırma değil. Ki, bu partide Gezi sürecinin içinde olanlar olsa bile.

Peki hükümet, bugün geldiğimiz nokta Kürt sorununun çözülmesinde, yurt dışına çekilen PKK’ların ülkeye dönüşü olarak okuduğum çözüm süreci derinleştirmek için bu süreçte hangi adımları attı?

Örneğin hükümet Kürt sorunu için talep edilen anadil eğitimi başta olmak üzere pek çok talebi Batı’dan gelebilecek tepki öne sürerek hep öteledi. Ama gördük ki, 17 Aralık’tan sonra neredeyse kendi tabanı dışında tüm Türkiye’nin karşı olduğu pek çok anti-demokratik yasayı çıkarmada hiç beis görmedi.

 

Ak Parti Kürt sorununu neden çözemez?

Bugün geldiğimiz noktada büyük fotoğrafa baktığımızda gördüğümüz şudur; ifade edildiği gibi tarafların iradesi devam etse dahi –ki, bu artık çözüm için yeter midir tartışılır. Çünkü bir tarafın siyasal meşruiyeti olsa da vicdani meşruiyeti günden güne sarsılıyor- AK Parti’nin Kürt sorununu çözme, çözüm sürecini devam ettirme şansı yoktur.

Çünkü AK Parti için önümüzdeki süreçte temel hedefi, çözüm süreci değil, kendi küçülen iktidarını korumak olacaktır.

Batı’da, Kuzey’de, Güney’de, Orta Anadolu’da kısaca tüm Türkiye’de temel hak ve özgürlükleri baskı altına alan bir hükümetin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine evet demesi, bu alanları genişletmesi mümkün değildir.

17 Aralık’ın en somut sonucu belki de bu anlayışın açık biçimde kristalize olması olmuştur.

Şöyle bitirelim, Batı’da özgür ve eşit olmayan bir Kürdün Doğu’da özgür ve eşit olması mümkün değildir. Ya da Doğu’da özgür ve eşit olamayan Türk’ün de Batı’da özgür ve eşit olması mümkün değildir.

Diğer taraftan Kürt siyasi hareketi şunun farkında; 30 Mart bir milat. Ve bu tarihten itibaren yeni bir tarihi yazımı da başlayabilir.

http://t24.com.tr/yazi/batida-otoriter-olan-doguda-demokrat-olabilir-mi/8671