• 27.03.2014 00:00
  • (1801)

 17 Aralık’tan bugüne kadar ortaya çıkan belgeler, bizim demokratikleşme olarak savunduğumuz Türkiye serüveninin görünmeyen yüzleri olarak karşımızda. Ne yazık ki, bizim Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak savunduğumuz gelişmelerin arkasında başka bir Türkiye hikayesi yaşanıyormuş! Ortaya çıkan belgeler bunu gösteriyor.

Bu başka “düzenin” odağında ise Başbakan Erdoğan var. Hükümete başkanlık etmekten, haber kanallarının KJ’lerine hatta program ve program konuklarının dizaynına kadar her konuya hakim ve müdahale eden bir akıl var karşımızda. Bu durum, o aklın mükemmelliğinden değil; akıllarını o akla rehin veren, o aklı mükemmelleştirerek kendilerini mükemmel sayan çevreden kaynaklanıyor. Bu tablo, tek bir akla, kendi akıllarını teslim eden bir yapının, organizasyonun, siyasetin resmidir.

 

2001'den 2014'e AK Parti

 

Oysa çok değil bundan 13 yıl önce, 28 Şubat döneminden ve 2001 krizlerinden sonra AK Parti’yi kuranlar, entelektüel birikimleri güçlü, dünyayı ve Türkiye’yi iyi okuyan ve siyaseten ortak hareket eden ekipti. Bu açıdan 2001 Ağustos’unda kurulan AK Parti, 1980’lerden 28 Şubat Darbesi’ne yaşanan iç tartışmanın ürettiği sentezlenmenin ürünüydü.

Bu AK Parti, Türkiye’nin demokrasi ihtiyacını net biçimde gören, toplumsal talepleri kamusal alana taşıyan, Milli Görüş geleneği gibi kimlik değil bir kitle partisi oldu. Daha geniş toplumsal sorun ve talepleri temsil eden, o sorunları kamusal alana taşıyan ve çözmeye çalışan siyasi parti oldu. Bu 2011 yılına kadar da sürdü.

2011 sonrası rüzgarın terse döndü. Toplumsalın siyasalı değil siyasalın toplumsalı belirlediği hatta dönüştürmeye başladığı bir dönem başladı. AK Parti’nin değer temelli mikro alandaki siyasal tercihleri, kamusal çoğulculuğu referans alan değil; kendi kültürel kimliğini referans almaya başladı. Devlet imkanları ile siyasal tercihlerini tüm topluma empoze etmeye çalıştı.

 

Tek adamlığın dayanılmaz gücü

 

Bu dönem, aynı zamanda AK Parti’de çoğul, ortak aklın yerini önce dar bir gruba, o dar grubun aklını ise tek bir lidere rehin verdikleri bir dönem oldu. Bugün Erdoğan’ın şahsında kristalleşen bu akıl, güçlü bir tek adamın siyaseten her şeyi belirlediği bir döneme işaret ediyor.

Bu akıl, Gezi’den bu yana 2011 seçimlerinden elde ettiği yüzde 50’lik oyu dondurmak ve konsolide etmek için siyasal dilini ve üslubunu bu gerilim üzerine kurdu. Kendi tabanı dışındaki herkesi öteki ve düşman ilan eden bir siyasal atmosfer inşa etti.

 

17 Aralık'ın gösterdiği gerçek

 

AK Parti, Gezi sürecinden itibaren laik kesimleri ötekileştirdi. 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile başlayan soruşturma sürecinden sonra ise aynı dinsel referansı paylaştığı cemaati ötekileştirdi.

Gezi ile başlayan, 17 Aralık’tan sonra ortaya bilgi, belge ve tapeler AK Parti’nin bir kitle partisi değil; bir tek adam partisi olduğu açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tek adamlık zihniyeti, sadece yönetsel tarz olarak değil; bunu besleyen bir rant ekonomisinin de üzerine inşa edilmiştir.

 

Devlet mekanizmaları kullanılarak yaratılan rant, AK Parti’nin kurduğu sistemin kendi meşruiyetini sağlamlaştıran kurumlara, kişilere üretilen dağıtım kanalları ile dağıtılmaktadır. Bu yön ile Başbakan, merkezinden olduğu ağı denetliyor ve yönlendiriyor. Ve bu kendisi açısından normal. Peki bu süreç, devam eder mi, durursa nasıl durur?

 

Küçülme kaçınılmaz

 

Bugün herkesin en çok merak ettiği Başbakan’ın bu üslup, gerilim politikasının ne kadar daha süreceği ve olası sonuçlarının ne olacağıdır.

Devam eden kutuplaştırma siyaseti kitle partisi olan AK Parti’yi hızla bir kimlik partisine dönüştürüyor. 2001’de gömlek çıkarak yollarını ayırdığı Milli Görüş’ü bile kıskandıracak kadar  radikal bir kimlik siyaseti izliyor AK Parti.

Bu siyasal tercih, AK Parti’nin önce yerel sonra genel seçimlerde küçülmesine hizmet eder sadece. Tek adamlık tercihi kaçınılmaz sonu hızlandır. Bunu ne anket sonuçları ne de meydanlardaki kalabalıklar önleyebilir.

 

Üslup değişikliği yetecek mi?

 

Bu konuları konuştuğum AK Parti’ye yakın bazı isimler, Başbakan Erdoğan’ın 30 Mart seçimlerinden sonra bu söylemini yumuşatacağını söylüyorlar. 31 Mart’tan itibaren başka bir Başbakan Erdoğan göreceğimizi müjdeliyorlar.

Bu ne kadar mümkün, 31 Mart’tan sonra göreceğiz.

Daha önemlisi bu değişiklik tek başına yeterli mi?

Başbakan Erdoğan’ın Türk siyasi hayatında kalıcı bir aktör olmaya devam etmesi için 30 Mart sonrasında sadece siyasal üslubunu veya siyaset yapma tarzını yumuşatması yetmeyebilir.

Çünkü 31 Mart’tan sonra ve önümüzdeki yıllarda Erdoğan’ın en büyük sınavı ortaya çıkan yolsuzluk iddialarıyla yüzleşip yüzleşmemekle verecektir. Bu yüzleşme olmadan Erdoğan’ın Türk siyasi hayatında geleceğinin olacağını düşünmek iyimserlik olur.

[email protected]

twitter.com: @murataksoy