• 13.06.2014 00:00
  • (2038)

 Kürt sorununu, çözüm sürecini, Lice’de yaşanan bayrak provakasyonunu konuşurken birden Musul’u, Irak’ın geleceğini konuşmaya başladık. Konuşmaya başladık çünkü, bir gün önce Dışişleri Bakanının risk olmadığı ve her türlü tedbirin alındığını açıkladığı Türkiye toprağı sayılan Musul’daki Başkonsolosluğumuz basıldı ve tüm çalışanlar rehin alındı. Bu yazı yazılırken rehinler henüz serbest bırakılmamıştı.

Bir anda Irak’ı konuşmaya başladık çünkü, Musul’u daha önce Suriye’de Esad karşıtı cephede gördüğümüz bir zamanlar El-Kaide ile bağlantılı olan radikal İslamcı Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) ele geçirdi.

ŞİDDET ZORUYLA İSLAM DEVLETİ OLMAZ

IŞİD Musul’u aldığı gibi uyulmak üzere 16 maddelik bir duyuru da yayınladı. Bu 16 maddelerin esas hedefi, şeriat kurallarının hakim olduğu bir halife devleti. Bunlar içinde en çok göze çarpan maddeler şunlar: 

- Kadınlar zorunlu olmadıkça evlerinden ayrılamayacak. Evden çıkanlar ise, İslami kurallara göre giyinmek zorunda olacak, 

- Hırsızlar şeriat kurallarına göre cezalandırılır,

- Tüm Müslümanlar 5 vakit namazını, namaz saatlerinde camilerde kılacak,

- Alkol, sigara ve uyuşturucu yasaktır,

- Kentte ölüler anısına yapılan tüm türbeler, anıtlar ve mozoleler yıkılmalıdır.

Bu kurallar, İslam’ın en katı/sert yorumu olarak otoriter yönetim anlayışının ürünüdür. Bu açıdan İslami değil, seküler iktidar merkezli bir yorumdur.

TÜRKİYE-ARABİSTAN: SURİYE’DE MÜTTFEİK MISIR’DA RAKİP

Türkiye’nin gelişmeler karşısında verdiği hamasi tepkileri bir kenara bırakırsak; dünyanın etkili güçlerinin de facto oluşan bu duruma kolay kolay izin vereceğini düşünmek saflık olur. Nitekim Suriye’ye verilen tepkiden daha fazlası şimdiden gösterilmeye başladı.

IŞİD, Suriye’de Esad’a karşı savaşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) dışında El Nusra ile birlikte Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın açık ya da gizli olarak en çok desteklediği radikal İslamcı örgütlerden biriydi. Radikal İslamcı örgütlere bu üç ülkenin yaptığı yardımın merkezinden “Esad gitsin” düşüncesi vardı. Yani öncelikli hedef hiçbir zaman Suriye halkının demokratik tercihleri olmadı. Bu üç ülkenin tercihi daima bölgedeki Şii nüfuzun etkisinin azaltılması oldu.

Türkiye’nin Arap Uyanışı’ndan çıkan enerjiyi ülkelerin demokratikleşmesinden çok Müslüman Kardeşler’le (İhvan) kurduğu ideolojik bağ ile bölgesel güç olmaya tahvil etme gayreti; Arabistan ile Türkiye’yi Sünniliğin bölgesel temsilcisi olma iddiası bağlamında perde gerisinde karşı karşıya getirdi. Suriye’de ortak hareket eden bu iki ülke, Mısır’da karşı karşıya geldi.

Türkiye seçimle işbaşına gene Mursi’yi ideolojik, ekonomik, lojistik olarak desteklerken, Arabistan Mursi’ye darbe yapan Sisi’ye darbenin ertesi günü 5 Milyar dolar destek verdi.  Kuşkusuz Sisi’ye yardım eden sadece Arabistan değildi. Katar ve Batı da destek verdi.

Eğer bugün Esad hala görevinin başındaysa bunun temel nedeni 3 Temmuz 2013’te Mursi’ye yapılan darbedir. Bu darbe, aynı zamanda Türk dış politikasına vurulmuştur. Mursi’nin devrilmesi, Müslüman Kardeşler’in izlediği çoğunlukçu, mezhepçi kimlik politikasının iflası olmuş ve bu politikanın Suriye’deki uzantıları da verilen tüm desteğe rağmen başarısız olmuştur.

DÜNYA SİSTEMİNİ TEHDİT EDİYOR

Türkiye’nin Müslüman Kardeşler üzerinden kurduğu din kardeşliği temelli bölgesel politika, Suriye’de El Nusra ve IŞİD’a yaradı. Ancak bu destekler Esad’ı devirmeye yetmedi. Çünkü Batı Mısır’da Mursi döneminden ders almış ve Esad sonrasında yeni bir radikal İslamcı devlete razı olmamıştı. Razı olmayan sadece Batı değil çıkarları farklı olsa da Rusya, Çin ve İran’da bu kampta yer almıştır.

IŞİD, Esad’ın ömrünün uzamasından sonra El Nusra ile yaşadığı gerilim ve çatışmadan sonra enerjisini Suriye’den, 2004 yılında kurulduğu Irak’a verdi. Anbar eyaletindeki Felluce ve Ramadi’den sonra IŞİD, Irak Merkezi hükümet başkanı Maliki’nin mezhepçi politikalarının yarattığı zemini de kullanarak Musul’u ele geçirdi.

Bugün başta Batı olmak üzere Rusya ve İran’ın IŞİD’e tahammül etmeleri zordur. Çünkü IŞİD’in bölgede güçlenerek varlığını sürdürmesi demek, önce Irak, sonra da Suriye’nin kalıcı olarak bölünmesi, bölgenin Afganistanlaşması ve Pakistanlaşması demektir.

İFLAS EDEN DIŞ POLİTİKA

Üzülerek kabul edelim ki, IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi Türk dış politikası için de bir darbe hatta iflas halidir.

Oysa Türkiye 2011 yılına kadar demokratikleşme, ekonomik gelişmeyle birlikte komşularla sıfır sorun dış politikasıyla bölgede ve dünyada önemli bir güç oldu. Arap Uyanışı ile din kardeşliği, kimlikçi politikalar üzerinden kurulan bölgesel liderlik hayalleri, önce dış politikanın sonra da iç politikanın iflasına yol açtı. 

İzlenilen kimlikçi dış politika ile Türkiye bölgede yalnızlaşırken; AK Parti’nin içerde izlediği kimlikçi siyaset ile toplumsal kutuplaşma ve gerginliği yükseltti. Toplum zihnen bölünme eşiğine geldi.

IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi, bize sadece dış politikanın değil iç politikanın da gözden geçirilmesi için büyük bir fırsat vermiştir.

Politika yapıcılar ve sorumlular umarız bir gece bütün bu olanları düşünürler. Sadece bir gece.

Umarız bu fırsat kullanılır, normalleşmenin yolu açılır.

Umutsuz olsak da…

@murataksoy