• 27.08.2014 00:00
  • (1607)

 Geçtiğimiz aylarda yaşanan yol kesme, bayrak indirme krizinden sonra, Diyarbakır'ın Lice ilçesi bu kez de heykel kriziyle gündeme geldi. Önceki gün ve dün Diyarbakır’da polislere yönelik saldırı ve iki şehit bir kez daha çözüm sürecini gündeme getirdi. AK Parti'ye yakın kaynaklar bu krizlerin, hazırlanan “paketler” öncesine gelmesini bir tür provokasyon olarak tanımlamaktan yanalar.

Gerçekten Kürt sorunu ve çözüm sürecinde neler oluyor?

Bu tür gerilimler, provokasyon mu yoksa alttan alta süren gerilimin yansımaları mı?

Gezi’de biten süreç

Bu sorulara cevap vermek için 3 Ocak 2013'te başlayan son süreçten bu yana hem içerde hem de dışarıda yaşanan gelişmelere bakmakta fayda var. 

3 Ocak 2013'te başlayan çözüm süreci, ilk sınavını, Gezi protestoları ile verdi. Protestoları, demokratik yöntem ve araçlarla çözmek yerine, orantısız şiddetle bastırılmaya çalışılması ve yaşananları açıklamak için başvurulan komplo teorileri; çözüm sürecinde atılması gereken demokratikleşme adımlarının süresiz ertelenmesine yol açtı. 

Gezi sürecinde gerek Yeni Şafak’taki yazılarımda gerekse o dönemde katıldığım TV programlarında, çözüm süreciyle ilgili olarak hep aynı tehlikeye dikkat çektim.

O tehlike şuydu; eğer hükümet iyi niyetle başlatmış olduğu çözüm sürecinde gereki demokratik adımları sonbahara (Ekim-Kasım 2013) kadar atmazsa; tarafların iyi niyeti tek başına çözüm sürecinin nihayete ermesini sağlayamayacağıydı.  

Bu dönemde; Suriye başta olmak üzere Ortadoğu'daki gelişmeler, süreci, içerdeki aktörlerin inisiyatifinden çıkarma riski vardı. Ve o risk, bugün gerçekleşmek üzere. Ortadoğu’nun içine düştüğü kaotik hal, PKK’nın tarafı olduğu Türkiye’deki çözüm sürecini ikincilleştirmesine yol açtığı gibi, pazarlık çıtasının da her gün yükselmesine yol açtı.

Çözümün anahtarı: Demokratikleşme

Bugün sadece dışarıdaki gelişmeler değil, Türkiye'deki gelişmeler de çözümü sürecini karmaşık ve çetrefilli hale getirmiştir.

Kürt sorununun çözümü Türkiye'nin demokratikleşmesinden geçiyor. Hükümet, Gezi süreci ile birlikte demokratikleşmeye büyük ölçüde ara verdiği gibi 17-25 Aralık sonrasında, pek çok anti-demokratik yasayı hayata geçirdiler, var olan yasaları bypas ettiler, hukukun yerini neredeyse keyfilik aldı.

Bugün “çözüm süreci” olarak anılan durum; sadece silahların susmuş olması. Ama bu durum, tek başına çözüm değil, çözüm olmadığı sürece de potansiyel olarak büyük bir tehlike.

Herkesin kendi süreci var

Gezi sonrası oluşan şartlar ve yaşanan gelişmeler, çözüm sürecine tarafların farklı anlamlar yüklediği ve farklı sonlar tasavvur ettiği gerçeğidir.

Hükümetin çözümü, ekonomik kalkınma temelli bir iyileşme iken BDP/HDP/Kandil hattı bunu, haklar ve özgürlükler temelinde güçlü yerel yönetim olarak tasavvur etmektedir.

AK Parti hayal ettiği çözümü, Kuzey Irak Yönetimi Başkanı Barzani ile hayata geçirmeye çalışırken; Kürt siyasi hareketi çözümünü, Türkiyelileştirerek hayata geçirmek istiyor.

İki farklı çözüm anlayışında tek çözüm çıkmaz.

Çözümün yeni parametresi Rojova

Çözüm sürecini zor sokan, ikinci büyük gelişme, son iki yılda Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerdir. Önceki yıl ilan edilen Rojava’daki özerklik, çözüm sürecinin artık yeni parametresidir.

Özerk Rojava, PKK’nın önceliğini Türkiye'de sürdürülen çözüm sürecine değil burada elde edilen özerkliğin korunmasına vermesine yol açmıştır. Hatta PKK,  25 Nisan 2013'te başlattığı Türkiye'deki unsurlarını geri çekmeyi 9 Eylül 2013’te durdurdu. Gerekçe olarak hükümetin demokratikleşme adımlarını atmaması olarak açıklansa da; temel neden önceliğin Rojava'ya verilmesidir.

Son olarak Irak'taki durdurulamayan ilerleyişiyle IŞİD, Ortadoğu denkleminin tam ortasına oturmuştur. IŞİD’a karşı kurulan mücadele hattının ortasında da PKK vardır.

PKK’nın silah bırakması mümkün değil

Bütün bu koşullar bize, PKK’nın ortada vadede silah bırakmasının mümkün olmadığını söylüyor. PKK'nın Irak ve Suriye’de silah bırakması mümkün olmadığı gibi, içerdeki PKK'lıların da silah bırakması bu koşullarda mümkün görünmektedir. Kabul etmesi güç olabilir ama PKK, bölgede giderek Batılı güçlerin olağan müttefiki haline gelmektedir.

Bu yüzden, çözüm süreci konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Öcalan'ın almış olduğu inisiyatif ve ortaya koydukları irade, AK Parti Genel Başkanı ilan edilen Davutoğlu'nun da ortaya koyduğu irade tek başına artık yeterli değildir.  Çözüm sürecinin ilerlemesi artık başka parametrelerin de uygunluğu ile ilgilidir.

Çözüm: Sürecin toplumsallaşmasında

Bugün yapılacak AK Parti olağanüstü kongresinden Davutoğlu Genel Başkan seçilir ve 62. Hükümeti kurarsa; çözüm için yapması gereken tek şey; süreci liderlerin inisiyatifine bırakmayacak kadar toplumsallaştırmak ve çözüm zeminin Meclis’e taşımak olmalıdır.

Çözüm sürecinin geleceğini belirleyecek olan Türkiye’de çözümün toplumsallaşması ve Meclis’in zemin olması kadar belirleyici olacak olan Ortadoğu’daki gelişmelerdir.

Artık Rojava'nın özerk/özgür olmadığı bir bölgesel yapıda IŞİD’in terör örgütü olarak var olduğu Ortadoğu’da çözüm süreci ilerleyemez. Türkiye, Türkiyeli çözüm yerine uluslararası güçlerin çözümüne mahkum kalabilir.

Sonuç olarak, Türkiye çözüm süreci trenini iyi niyetine rağmen ağır ağır kaçırıyor. İçerde gerilim, dışarıda yalnızlaşma anlamına gelecek Davutoğlu tercihinin, bu dengeyi tersine çevirebilmesi ancak mevcut politikalardan vazgeçmekle mümkündür?

Bu mümkün mü?

Bugün yapılacak kongrede göreceğiz ki, değil...

@murataksoy