• 11.09.2014 00:00
  • (1580)

 Geçtiğimiz pazar akşamı, Şişli’de yapımı süren inşaatta meydana gelen asansör faciası, Türkiye'de insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu gösterdi bize. Çok eskiye gitmeden Soma'da yaşanan ve 301 madencinin ölümüne yol açan facia hala hafızamızda.

O faciadan sonra neler oldu, hangi tedbirler alındı? Facianın gerçek sorumluları mı yoksa sorumluluğun yıkıldığı alt düzey görevliler mi ceza aldı?

Soma’da 301, Şişli’de 10 kişi öldü. Ancak Türkiye’de her gün birer ikişer vatandaşımız, denetimsiz inşaatlarda, madenlerde, işyerlerinde ölüyor. Bu acı olaylar, trajik insan hikayeleri ile gazetelerin üçüncü sayfasında yer alıyor, TV ekranlarında 15 saniye görülüyor.

Emin olun, Soma’da ne olduysa asansör faciasında da benzer şeyler olacak. Esas sorumlular değil, sorumluluğu üzerine yıkılanlar ceza alacak.

Belki de yöneticiler işçileri yeterli dikkatli olmamakla suçlaması gibi suç ölenlerin üzerine kalacak.

Kaza değil cinayet!
 

Yaşanan tüm bu kazaları, iş kazası değil birer cinayet olarak kayıtlara geçirmek gerekiyor.

Asgari iş güvenliği tedbirlerinin uygulanmadığı maden ocakları, inşaatlar, atölyeler var. Onun için iş cinayetleri durmayacak. Belki yarın, belki birkaç gün sonra belki de bir ay sonra yeni iş cinayetlerde insanlar ölecek.

Kader değil tercih
 

Bu, ne kader ne fıtrat. Bu ölümler birer tercih.

Daha çok kâr için, daha çok büyüme için, yapılan bir siyasal-iktisadi tercih.

Bu tercihler, ülkenin ekonomik büyümesi olarak görülse de, esas hedefi, iktidarın siyasal meşruiyetine sürdürmesine katkı sunacak bir ekonomik sermaye grubu ve ona bağlı bir toplumsal sınıf yaratmak. Devletin, devletçiliğin odakta olduğu devlet ihaleleriyle, devlet imkanlarıyla yeni bir sermaye sınıfının, belirlemiş bir toplumsal sınıfın güçlendirilmesi.

AK Parti, demokratik alanda, kültürel alanda, hukuki alanda olduğu gibi ekonomik ve iş yaşamında alanda da tek parti dönemini taklit ediyor. Katılımcıların önceden belirlendiği anahtar teslim ihaleler, teşvikler ve krediler ile eski ekonomik düzenin yeniden üretiliyor. Ve her alanda olduğu gibi bu alanda da daha vulger.

Devletçiliğin yeniden doğuşu
 

AK Parti’nin ekonomik alanda kullandığı en güçlü araç devletçilik. Devletin sahip olduğu kaynakları, imkan ve imtiyazları, kendisine ideolojik, kültürel olarak yakın olan ya da kendi siyasal meşruiyetini destekleyen kurumlar için seferber edilmesi temeline oturan devletçilik, eski Türkiye’nin kadim hastalıklarından biridir.

Ekonomik alanda devletçilik, AK Parti’nin son yıllardaki siyasal savrulmasına paralel biçimde artmış ve bu savrulmanın dolaysız sonucu ekonomik alanı denetimsiz ya da keyfi denetim hakim hale gelmiştir. Bu denetimsizlik, Soma’da maden ocağında, Erzurum’da çöken atlama pistinde ve Şişli’de yere çakılan asansörlerde ortaya çıkmıştır.

Kayırmacı ekonomik düzen
 

Bu kayırmacı ekonomik düzene, ister ahbap-çavuş kapitalizmi,  ister neo-liberal politikalar diyelim, bu siyasi ve ekonomik düzenin esas hedefi, iktidar ömrünü olabildiği ölçüde uzatmaktır.

Bütün bunlar, “Yeni Türkiye”nin, “Eski Türkiye”nin araç ve enstrümanları ile kurulma sürecidir.

Eskiden olduğu gibi kültürel ve siyasal tercihlerine göre belirlenen bazı şirketler ve gruplar  tehlikeli, öteki ilan edilmekte ve devlet kaynaklarından uzaklaştırılmakta ellerindeki imkanlar devlet araçlarıyla yok edilmeye çalışılmaktadır.

Yeni düzenin geçmişten temel farkı, devlet kaynaklarını kullananların değişmesidir. Yeni sermaye sınıfı korunurken, öteki ilan edilenler fişlenerek, ihalelere alınmayarak, devletin denetim mekanizmaları ile etkisiz hale getirilmektedir.

Zayıf demokraside güçlü ekonomi çıkmaz

Türkiye son dönemde demokrasi alanında yaşanan daralmayı kaçınılmaz olarak ekonomide de yaşayacaktır. Devletin ve devletçiliğin ekonominin odağında olduğu ve ekonomik büyümeden çok iktidarın ömrünün uzatılması hedefi olan bir ekonomik modelin, doğal kaynakları yoksa uzun soluklu olamaz.

Güçlü demokrasinin olduğu yerlerde olan güçlü ekonomi ne yazık ki Türkiye’de olmuyor. Çünkü demokrasinin alanın daraldığı yerde ekonominin alanı genişlemiyor.  Büyük ölçüde yabancı sermayeye bağlı Türkiye ekonomisi, demokrasisi daraldıkça kırılgan hale geliyor.

Hukukun yürütmeye bağımlı hale geldiği ülkede yabancı yatırımlar kendilerini güvende hissetmedikleri için yatırımlarını azaltıp, tüm yatırımı borsa, faize yönlendiriyor ya da daha güvenli yerlere gidiyor.

Ekonomik değil siyasal aktörler

AK Parti, devletçilik üzerinden yarattığı ve büyüttüğü bu ekonomik aktörler giderek siyasal iktidarın hegemonya araçlarına, organik kurumlarına dönüşüyor.

Bu durum, ne iktidar ne de bu ekonomik aktörler açısından sürdürülebilir değildir.

Gramsci'nin bir tür aydın için ifade ettiği organiklik, Türkiye'de ekonomik aktörlerden akademisyenlere, STK'larında medyaya her alana yayıldı. Bu açıdan  Türkiye'nin 'yeni'liği ancak organikliğindedir, özgürlüğünden ve özerkliğinden değil.

@murataksoy