• 24.01.2018 00:00
  • (537)

 Bugün Türkiye’ye baktığımızda gördüğümüz; ne yazık ki her gün dozu artan siyasal kutuplaşma ve bunun sonucu olarak toplumun farklı kesimleri arasında yaşanan kopuş, sosyal olarak birbirine mesafe alma ve doğal olarak ortaya çıkan toplumsal gettolaşmadır.

Bu sonuç, toplumsal olarak kendiliğinden bir “durum” değil, siyasetin ürettiği bir “sonuç”tur. Siyaseten ortaya çıkan her yeni tartışma, toplumun farklı bir fay hattını harekete geçirip yeni gerilim aksları üretiyor, toplumun biraz daha kutuplaşmasına yol açıyor.

Farklı düzlemlerde, birbirinden ayrışan, birbiriyle konuşamayan, birine mesafe alan toplumsal grupların varlığı daha gözle görülür hale geliyor. Toplumu bir arada tutan dikişler birer birer açılıyor, toplum, sosyolojik olarak “toplum” olma vasfını yitiriyor.

                                                                                           ***

Bu noktada şu tespiti yapmakta fayda var. Türkiye’nin toplum ol(a)mama hali salt bugüne veya son döneme özgü bir durum değildir. Ancak son dönemle birlikte bu hal, daha belirgin hale gelmiş ve “durum” olmaktan çıkıp “sorun” olma halini almıştır.

Bununla birlikte Türkiye’nin, sosyolojik olarak toplum olma ve bunun asgari gereği olan yapısal kurumsallaştırmayı tam olarak başaramamış bir ülke olduğunu da eklemek gerekiyor.

Türkiye, geçmişten bu yana farklı kültürel, siyasal ve ideolojik kimliklerin kendi kimliklerini koruyarak kamusal alanda yan yana gelen gruplar, cemaatler, aidiyetler, kültürler toplamı olmuştur. Bu farklı toplumsal gruplar, bugüne kadar kendi kimliklerini koruyarak bir “üst kimlik” inşa edememiştir.

Devletin tercih ettiği kimliğin kapsayıcı olamaması, toplumun farklı kesimlerinin konjoktürel olarak kendini sürekli olarak devletin “öteki”si hissetmelerine yol açmıştır. Devlet, farklı konjonktürlerde toplumun farklı kesimleri ile ideolojik, siyasal ittifaklar kurarak; “tehlikeli” tanımladığı kimliği/kimlikleri ötekileştirmiş ve bu kimliği/kimlikleri kamusal alanda yok saymış, bu grupların hak ve özgürlüklerini kullanabilmeleri konusunda otoriter olmuştur.

                                                                                          ***

Son yıllarda yaşananlar, geçmişteki bu pratiği her açıdan hayli geride bırakmıştır. Ötekileştirilenler kriminalize edilmiş; kamusal alandaki görünürlüklerini hedef alınmıştır.

Bugün yaşananlar, pek çok toplumsal gerilimi içinde barındırsa da temel olarak “yaşam tarzı”, “değerler” ve “kamusal pratikler” üzerinden açık bir  “kimlik siyaseti”nin ürettiği kutuplaşmaların tezahürleridir. Harekete geçirilen her toplumsal fay hattı, kimlik siyasetinin aracı olarak var olan kutuplaşmaları beslemekte, yeni kutuplaşma alanları yaratmaktadır.

Kimlik siyasetinin bu şekilde öne çıkması, siyasi iktidarın 2011 sonrasında hem dış hem de iç politikadaki tercihlerinin sonuncudur.

Bu siyasal tercihler, toplumun farklı kesimleri arasında mesafeleri daha da açarken, farklı kesimler arasında var olan iletişim kanallarını ortadan kaldırmıştır. Bu durum farklı toplumsal kesimler arasındaki geçişkenlik ve ilişkilerin de neredeyse sıfıra inmesine yol açmıştır.

Güçlü olanın hakim ve belirleyici olduğu; güçlü olan dışında kalanların “öteki” olduğu bir siyasal ve toplumsal iklim oluşmuştur.

Siyasi iktidarın devlete eklemlendiği, devletin genetiğinde var olan otoriter özün en doğal sonucu, devletin/iktidarın bir “toplum mühendisliğine” soyunmasıdır. Kutsal dava mottosu, kurgusal bir kuruluş hikayesi ve kendileriyle sınırlı millet ifadesi, bu mühendisliğin söylem ve eylem çerçevesini oluşturmaktadır.

Bu mühendislik, devletin/iktidarın kendi meşruiyetini sürekli kılacak bir kimliği ve siyasal söylemi topluma dayatması ve bunun için de eğitimden diyanete, medyadan ekonomiye tüm Altusser’e atıfla devletin/iktidarın “ideolojik aygıtlarını” kullanmasıyla gerçekleştirilmektedir.  

Devlet/iktidar, ürettiği “makul” dışında kalan, siyasi partiden sivil toplum kuruluşlarına, gazeteciden edebiyatçıya, akademisyenden medya kurumuna kadar herkesi bir biçimde ötekileştirerek, kriminalize etmenin yolunu arar. Ötekileştirdiği tüm farklı kimlik, kültür ve aidiyetleri kamusal alandaki görünürlüklerini minimize ederek, onları özel alana itmeye çabalamaktadır.

Bunun sonucunda her toplumsal kesim, kendi gettosunda kendi kamusal alanını üreterek varlığını korumaya çalışırlar.

                                                                                              ***

Türkiye, son yıllarda böyle bir projenin esiri haline getirilmek istenmektedir.

“Yerli ve milli” söylemine bu açıdan bakmak yararlı olacaktır.

Devletin/iktidarın kendi meşruiyetini sağlayacak bir kimliğin “makul”, bunun dışında kalanların ise “makulolmadığı” bir Türkiye, kutuplaşmış, zihnen bölünmüş bir ülkedir.

Bugün gündelik siyasetin her tartışmasında, çok kabaca birbirine 180 derece zıt iki kamusal görüşün çıkması, bu toplumsal kutuplaşma ve bölünme durumunun en kristalize olmuş halidir.

Toplumun çok kabaca iki büyük siyasal kampa ayrıldığı ortamda, Türkiye’nin uluslararası hiyerarşide yükselmesi kolay olmayacağı gibi; bu toplumsal bölünme Türkiye’nin yumuşak karnı olacaktır. Türkiye’nin zayıflamasını isteyen her ülke, bu hali, daha kesif, belirgin hale getirmeye çalışacaktır.

Gündelik her siyasi tartışmanın yerli, milli ve devlet söylemiyle meşrulaştırma amacının temelinde, bu söylem üzerinden üretilen iktidarın korunması hedefi vardır. Ve gündelik tartışmalar, ne kadar çok ve çeşitli olursa siyasi taban konsolidasyonunun o kadar güçlü olacağı varsayılmaktadır.  

Özetle içinde olduğumuz süreçte Türkiye, giderek otoriterleşen devlet/iktidar koalisyonuna karşı demokrasi, özgürlük ve adalet temelinde inşa edilecek bir siyasal/toplumsal koalisyon seçeneğine sıkışmış, sıkıştırılmıştır. Bir yanda devlet/iktidar koalisyonu, bir yanda demokrasi, özgürlük koalisyonu vardır.   

Kültürel, siyasal, ideolojik kimliğimiz ne olursa olsun, bu ülkede farklılıklarımızla birlikte eşit ve özgür biçimde “yan yana” değil, “bir arada” yaşamaktan başka ne isteğimiz ne de seçeneğimiz var. Çünkü bizler, tüm farklılıklarımızla bu ülkenin vatandaşlarıyız.

Bu yüzden Türkiye’nin siyaseten temel önceliği, bu “kutuplaşmanın sona erdirilmesi” ve “toplumsal kesimler arasında kopan bağları yeniden birleştirmek” olacaktır. Bu ise siyasal üslubun, siyaset yapma anlayışının ve iktidarın Türkiye tasavvurunun değişimi ile bağlantılıdır.

Bu olabilir mi derseniz, zor ama imkânsız değil diyebilirim.

                                                                                         ***

Bu, uzun bir aradan sonra kamusal alanda ilk yazım. Ve yeniden yazmaya başlamak benim için zor bir karardı.

Evet, ilk yazılar kolay olmaz derler. İtiraf edeyim ki, bu kez gerçekten zor oldu. Bundan sonrakilerin kolay olup olmaması, siz değerli okuyucuların katkılarına bağlı. Görüş ve önerilerinizi Twitter’dan @murataksoy adresine mesaj olarak yazabilirsiniz. 

Hoşbulduk.