• 30.01.2018 00:00
  • (531)

 "Üstüne” başlığı altında yazdığım iki yazıya gelen tepkiler özetle diyor ki; “Bize ders anlatma, daha somut konular üzerine düşüncelerini yaz”. Kısaca okuyucu, benden somut olaylar üzerine “pozisyon” yazıları yazmamı istiyor.

Oysa ben geçmişte de hiçbir zaman pozisyon yazısı yazmadım. Yazdıklarım beni, benden bağımsız olarak bir pozisyona itti.

Benim düşüğüm pozisyonun özü ise her zaman daha çok demokrasi, daha çok özgürlük talebi oldu.

Gerek “Türkiye” gerek “Siyaset” üzerine yazdığım iki yazı ve devamında yazmayı düşündüğüm diğer iki yazıda, bugünün Türkiyesi'ne iktidar ve muhalefet üzerinden bakmayı ve bundan sonraki yazıları için genel bir arka plan sunmayı tasarlamıştım.

Bunu yapmaya devam edeceğim. Çünkü bu, benim anlama kadar anlaşılma çabamın da bir parçası.

                                                                                            ***

İlk iki yazımda özetle;

  • Türkiye’de kutuplaşmanın sürdüğünü ve genel siyasi tartışmalarda kabaca iki bloğa bölündüğünü,
  • Bu kutuplaşmanın toplum değil siyaset kaynaklı olduğunu,
  • Bu kutuplaşmanın zihni bir bölünme yarattığını ve bu halin, iktidarın, iktidarda var olmayı ontolojik sorun ettiği sürece devam edeceğini,
  • Bu durumun ancak, toplumun farklı kesimlerinin siyasete sahip çıkmasıyla aşılabileceğini,
  • Bu siyasetin de, farklı toplumsal kesimlerin “demokrasi, temel hak ve özgürlükler ve adalet” ortak kesininde bir araya gelmesiyle inşa edilebileceğini ifade etmeye çalıştım.  

                                                                                              ***

Ülke olarak bugün gündelik bütün tartışmaların arka planında, otoriter/tekçi rejim ile çoğulcu/demokratik rejim aksında sıkıştırılmıştır. Gündelik siyasete ilişkin her tartışma, ne yazık ki bu aksları keskinleştirmektedir.

En basit olarak, TSK’nın Afrin’e yapmış olduğu askeri operasyonun dahi hızla güvenlik tartışmasından çıkarılıp, iç siyasetin malzemesi haline dönüştürülmüş ve pozisyonlar buna göre yeniden alınmıştır.

Türkiye’nin sıkıştırıldığı bu ikili tercih skalası, siyasi meşruiyet, siyaset yapma tarzı, Türkiye ve toplum tasavvuru açısından birbirine zıt iki pozisyona denk gelmektedir.

Otoriter/tekçi rejim siyasal meşruiyeti devletten alır, homojen bir toplum tasavvur ederken; çoğulcu/demokratik rejim siyasi meşruiyetini toplumda arar, heterojen, demokratik, siyasi katılım kanallarının açık olduğu bir Türkiye tasavvur eder.

                                                                                           ***

Bugün bulunduğumuz noktada, siyasi iktidar ve ona eklemlenen MHP bu ikili aksın bir tarafında; CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ana taşıyıcısı olduğu muhalefet ise aksın diğer ucundadır.

Beğensek de beğenmesek de; siyasi alanının genişletilmesinde, çoğulcu/demokratik rejimin yeniden hayat bulmasının ana taşıyıcı gücü, bizatihi ana muhalefet partisi olarak CHP ve siyasi lider olarak da Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Bu CHP ve Kılıçdaroğlu’na rağmen böyledir.

CHP’ye, Kılıçdaroğlu’na yönelik pek çok eleştiri getirmek; parti ve lideri pasif bulmak, sert muhalefet talep etmek mümkündür. Ama bütün bunlar, CHP ve Kılıçdaroğlu’nun öncü, taşıyıcı rolünü değiştirmez.

Ancak burada sorun; parti içinde bu rolün yeterince farkında olmayanlar bulunmasıdır. Dahası parti içinde Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerin temelinde de; onun, bu öncü rolünün gereği olarak attığı adımlar bulunmaktadır.

                                                                                          ***

Bu hafta yapılacak CHP 36. Olağan Kurultayı’na bu gözle okumakta fayda var.

Özellikle parti dışında aday adayı olanların siyasal söylem, siyasi kimlik ve temsil etmeye soyundukları siyasallaşmaya bakıldığında yukarıdaki ikili sıkışmada siyasal tercihlerinin toplum değil devletten yana olacağı açıktır.

Gerek 2018, gerekse 2019’un yukarıdaki ikili sıkışma açısından bir dönüm noktası olduğunu düşünürsek; CHP’nin, içe dönük kısır tartışmalardan, küçük iktidarlarını korumanın dışında siyasal hedefleri olamayanların çizdiği sınırları aşmak zorundadır.

Siyasi iktidarın 2018 içinde bir seçimi adım adım dayattığı bir ortamda, Kılıçdaroğlu’nu farklı toplumsal kesimlerle kurduğu siyasal ilişkiyi, siyasi ortaklık arayışlarını tek başına soldan sapma olarak okumak fazlasıyla naiftir. CHP, ne söylem ne de eylem olarak “soldan” kopmuyor. Tersine iktidar blokunun tüm baskısına direnerek sol bir direniş gösteriyor.

Sonraki yazıda değerlendirmek üzere şununla bitirelim; CHP’de siyaseten sorun, söylem ve temsil açısından “sınıf/emek” eksenli bir siyaset talebi değil, devlet/iktidarın siyaseten öteki ilan edilenlerin “mağdurların” siyasallaşma taleplerini siyasete taşımaya soyunmak ve bunun için de sadece azalan siyasal kanalların dışında sivil toplumla daha yakın işbirliği ve siyasal ortaklık geliştirmesidir. Kılıçdaroğlu’nın da tam olarak yapmaya çalıştığı budur.

Bu aşamada yapılması gereken, Kılıçdaroğlu’nun hedeflediği siyasal hedefe ve siyasal dönüşüme katkı sunacak bir ekibin parti yönetime taşınmasına katkı sunulmasıdır.