• 12.04.2018 00:00
  • (753)

 Meclis’ten geçen seçim ittifakı ve seçim yasası, seçimleri, seçim güvenliğini şaibeli hale getiren pek çok değişikliği içinde barındırıyor. Bu değişikliğin özü esas olarak, “ne olursa olsun seçimi kazanmak” üzerine. 

AKP ve MHP’nin 7 Haziran 2015’den itibaren kurmuş oldukları zihni birliktelik, referandum ile ete kemiğe büründü. Bu birlikteliğin temelinde söylem düzleminden “bekaa” sorunu olarak ifade edilse de; esas ortaklık, iki parti liderinin siyasi geleceklerinin “bekaa”sıdır. 

Siyasi iktidar izlediği bu politikalarla, toplumu, hem yukarıdan aşağıya hem de aşağıdan yukarıya dönüştürmekte, kendi kültürel kimliğini yani muhafazakârlığı topluma “norm” olarak dayatmaktadır. Bu bir toplum mühendisliği projesidir. Bu proje, tek kimliğe, tek dile dayanan homojen bir toplum tasavvuruna dayanmaktadır. Bu projeye siyasi, kültürel olarak itiraz edenler, pozisyon alanlar ise ötekileştirilmekte, dışlanmaktadır. 

AKP-MHP ortaklığının dayandığı başka bir temel ise; Kürtleri AKP’nin siyaseten; MHP de etnik kimlik olarak kabullenememesidir, yok saymasıdır.  

* * *

AKP açısından, normal şartlarda 3 Kasım 2019’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bu toplumsal mühendislik projesi için önemli bir kavşak noktasıdır. 

Son dönemde bu seçimlerin erkene alınıp alınmayacağı daha çok konuşulur hale geldi. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ve parti yetkilileri seçimlerin zamanında yapılacağını ifade etseler de; seçimlerin erkene alınabileceğine ilişkin işaretler de yok değil. 

Seçimlerin erkene alınmasına yol açabilecek gelişme ise; ekonomi ve dış politikada yaşanan sıkışmadır. 

Ekonomide her ne kadar,iktidar yüzde 7.4’lük büyümeyi propaganda amaçlı olarak sıkça ifade etse de; piyasadaki neredeyse tüm veriler ne yazık ki bu büyümeyi desteklememektedir. Son günlerde dolar ve euro’nun değer kazanması bu olumsuzluğun yansımalarıdır. Enflasyon ve işsizlik, başta olmak üzere pek çok ekonomik veri büyümeyi değil küçülme ve daralmayı ifade etmektedir. 

Ekonominin bu durumda olması büyük ölçüde iç politikada, OHAL başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerdeki daralma, hukukun aşırı siyasallaşması ve bunun yarattığın güvensizlikten kaynaklanmaktadır. 

Erken seçime yol açabilecek ikinci bir neden ise dış politikada karşı karşıya kalınan sıkışmadır. 

Suriye ve Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler, ABD ve Avrupa’nın Ortadoğu’da yeni bir tercih skalası oluşturduğu yönündedir. 

ABD ve Avrupa’nın –ve de Rusya’nın- Ortadoğu’daki esas tercihin selefi dinci anlayış ve siyasallaşmaya karşı olduğudur. Bu açıdan IŞİD, her üç tarafında düşmanı iken, ona karşı Batı’nın yanında duran Kürtler yine her üç tarafın da –şu an itibariyle- vazgeçilmezidir. Ve 

ÖSO içindeki radikal unsurlar, Batı için hala kuşku nedenidir. 

Son günlerde Suriye’de yaşanan gerilim, Türkiye’yı kısa vadede orta yolcu pramatik tercihe son vermek zorunda alabilir. 

Ancak şu bir gerçek ki, son dönemde yaşanan gelişmeler, ABD ve Rusya arasında yeni bir “soğuk savaş”döneminin başlatmış olduğudur. Türkiye burada, kısa ya da orta vadede iki taraf arasında zorunlu bir tercih yapmak durumunda kalabilir. 

 

Bu durum da, seçimin öne alınmasında başka bir faktördür. 

* * *

Bu dışsal faktörler dışında içeride normal şartlarda Eylül, Ekim 2018’de yapılması gereken AKP’nin olağan kongresinin öne alınması, seçimlerin de öne alınması yolunda önemli bir adımdır. 

Bununla bağlantılı olarak ikinci gelime ise adına “ana akım medya” diyebileceğimiz ancak uzunca bir sür süredir muhalefet“miş” gibi yapan Doğan Medya Grubu’nun iktidara yakın olan Demirören Grubu tarafından satın alınmasıdır. 

Bunun sıradan bir ticari bir satıştan ziyade, siyasi bir tasarruf olduğu ve medyanın saray komiserleri aracılığıyla kayıtsız şartsız biçimde iktidar tarafından kontrol altına alınma operasyonu açıktır. 

Bu adımın,  olası bir erken seçim sürecinde medyayı tam olarak kontrol etme amaçlı olduğu açıktır. 

* * * 

Siyasi iktidarın hedeflediği tek adam rejimi ve toplumsal tahayyülü olan toplum mühendisliğinin karşısında en güçlü siyasi parti olarak CHP duruyor. 

CHP, bütün bu süreçte bir siyasi parti ve muhalefet partisi olarak hukuki sınırları içinde yapabileceği tüm muhalefeti yapmaya çalışıyor. 

Örneğin Meclis’ten geçen seçim ittifakı yasasının, anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurmakla kalmadı, aynı yasadaki seçim güvenliğini ortadan kaldıracak düzenlemelere dikkat çekmek için, tüm partileri ziyaret edep, seçim güvenliğinin sağlanması için rapor hazırlayıp, başbakanlık, ilgili bakanlık ve Meclis’e sundu. 

 

CHP, bu açıdan siyasi parti olarak her tartışmada, hukuki sınırlar içinde yapabileceği tüm muhalefeti yapıyor. 

Burada sorun, bunun yeterli olup olmadığıdır. Bu soru sorulduğunda ise cevap ne yazık ki, olumlu ama eksik olduğudur.

* * *

Ana muhalefet partisi olarak CHP’nin temel sorunu, AKP-MHP blokunun CHP’yi -ve diğer muhalefet partilerini de- hapsettiği “HDP’yle ilişki”den kaçması ve bu parantezi siyasi olarak aşamamasıdır. 

Hoş, bu konuda Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bilgisi dahilinde bazı milletvekillerin HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde ziyaret etmeleri, yine arka kapı diplomasisi ile HDP ile kurulan bazı görüşmeler, bu konuda umut veren gelişmeler. 

Ancak burada CHP kadar, HDP’nin de siyasete sahip çıkan adımlar atması gerekiyor. 

* * *

Burada ifade edilmesi gereken başka bir gerçek, CHP’nin tek başına HDP ile açık ya da gizli ittifak kurması, AKP-MHP İttifakı karşısında başarı elde etmek için yetmez. 

Bunun için tıpkı 16 Nisan Referandumu’nda olduğu gibi daha geniş bir siyasal ittifakın kurulması zorunludur. Bu ittifakın esas hedefi ise ister zamanında ister erken olsun yapılacak seçimlerde AKP-MHP ittifakını hem yerel hem de genel seçimlerde geçmek, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ise 2. turu kazanmak olmalıdır. 

Böyle bir ittifak, sadece AKP-MHP ittifakına karşı değil, toplumun yüzde 50’den fazlasının direncine rağmen devlet gücü ve imkanlarıyla dönüştürülmesine karşı defa bir zorunluluktur. 

AKP-MHP “cumhur ittifakına” karşı kurulması gereken ittifakın temeli,  toplumu referans alan, demokrasi, temel hak ve özgürlüklerle sınırlı olmayan; Cumhuriyet değerlerinin korunması, parlamenter demokrasidir. 

Bu ittifak, 16 Nisan Referandumu’nda kuruldu. Bir kez daha kurulabilir, kurulmalı da. 

İşte bunu sağlamada CHP, anahtar bir rol üstlenebilir, ki, son dönemde bu konuda mesafe aldığını söylemek mümkün. Çünkü, sadece son dönemde değil son 3-4 yıldır CHP, herkes ile konuşabilen, herkes arasında bir ağ örebilen bir partidir. 

***

Muhalefet cephesine baktığımızda kendini siyasetin sağ ve solunda tanımlayan iki ana grup görüyoruz. Siyasin sağında SP dışında İyi Parti var. Bunlara DYP, AP, ANAP ve AKP’ye mesafeli duran Hüdapar’ı da ekleyebiliriz. 

Buna karşı siyasetin solunda ise CHP dışında HDP bulunuyor. Bunun dışında ÖDP, EMEP gibi küçük partileri de saymak mümkün. 

Referandumda bütün bu farklı siyasi partiler “hayır” etrafında birleştiler. Bunları bir araya getiren esas olarak tek parti rejimi ve toplumsal kutuplaşmaydı. 

Aradan geçen bir yıllık süre içinde tüm gelişmeler, “hayır” koalisyonun karşı çıktığı her şeyin adım adım gerçekleştiği bir dönem oldu. Ve bu süreç bu yönde devam edecek. 

O yüzden referandumda “hayır” oyu etrafında bir araya gelen siyasi, ideolojik ve kültürel kimlikleri farklı olan bu partilerin, önümüzdeki seçimlerde tıpkı referandum gibi asgari müştereklerde bir araya gelmeleri ve bunun için de bugünden bazı ilkesel hareket noktalarını belirlemeleri gerekiyor. 

***

CHP, bu ilkesel birlikteliğin bir anlamda uzlaştırıcısı ve yapıştırıcısı olabilir. Kendi konumunu böyle tanımlamasa da bu yönde önemli adımlar atmaktadır. 

Hayır cephesinde buluşan partilerin, yerel seçimlerde, milletvekili seçimlerinde kendi aralarında birbirine verecekleri tavizler, sonuç olarak Türkiye’nin kazanması için birer umut olacaktır. 

Unutmamak gerekiyor ki, AKP-MHP ittifakı kazanmak için nasıl yüzde 50 üzerine 5-6 puan eklemek istiyorsa; muhalefetin de yüzde 49’un üzerine en az 5-6 puan eklemesi bir zorunluluktur.