• 27.04.2018 00:00
  • (543)

 24 Haziran’da gerçekleşecek baskın seçimde şu ana tüm tartışmalar, cumhurbaşkanı adayları, isimleri üzerine. Bu tartışmanın sadece muhalefet kanadında olduğunu söylemeye sanırım gerek yok.

24 Haziran’da kim cumhurbaşkanı olursa olsun, 16 Nisan Referandum’u ile onaylanan sistemin başkanı olacak. Yani cumhurbaşkanı sembolik olmaktan çıkıp, “yürütmenin” başı olacak.  

16 Nisan Referandum’u ile kabul edilen düzenleme ile hayata geçecek sistem, dünyada eşi benzeri olmayan nevi şahsına münhasır bir model.

Bu yeni model, demokrasinin asgari tüm kazanımlarını ortadan kaldıracağı gibi “keyfiliği” bir tür yönetim tarzı haline getirecek. Devleti partileştiren ve onu aile şirketi olarak gören bu anlayış fiili olarak hayata geçecek.

Yasama ve yargının işlevsizleştirilerek yürütmeye bağlandığı bu sistem, evrensel hukuk ile değil “Türk Tipi” olarak adlandırılıp, savunuldu.

Oysa temeli, evrensel hukuk standartlarına dayanan hiçbir sistemin, Türk Tipi olması mümkün değildir.

                                                                    ***

Türk Tipi olarak, meşrulaştıran ve açıklanmaya çalışan sistem, evrensel hukuka dayanmadığı için ancak “yerli ve milli” gibi hamasi söylemlerle meşrulaştırmaya çalışılıyor.

Bu söylemler toplumu değil belli bir “kitleyi” tatmin ettiği, kitleden oy aldığı ölçüde işlevseldir. Bu hamasi söylemler, Türkiye’yi içe kapatmakta, kendi dışında kalan içeride ve dışarıda olanları “düşman/öteki” algısı ürettiği ölçüde, toplumu kutuplaştırmaktadır.

24 Haziran’da yapılacak seçimde, AKP/MHP Cumhur ittifakı, bu sistemi sahiplenen ve savunan bir pozisyonda duruyor.

                                                                   ***

Buna karşı, başta CHP olmak üzere 16 Nisan Referandumu’nda “hayır bloku” içinde ye alan partiler de, 24 Haziran’da geçilecek bu sistemin restore edilmesini, parlamenter sistemin reforme edilerek güçlendirilmesini savunuyor.

En azından söylemleri bu yönde…

Muhalefetin esas olarak üzerinde uzlaştığı en geniş mutabakat bu.

Eğer bu anlamlı bir başlangıç ise sonraki adım, bu mutabakatı sağlayanlar arasında ilkesel bir uzlaşma sağlamaktır.

Bu uzlaşmanın temeli ise, hayır bloku bileşenlerinin hepsinin birbiriyle konuştuğu, bir araya gelebildiği bir ortaklık ve bu ortaklığın ete kemiğe büründüğü bir ilkeler deklarasyonu ve izlenecek yol haritasıdır.

Bugün hayır blokunun yapması gereken bu yol haritasını ortaya koymak olmalıdır. Böyle bir adım, seçimin tüm kaderini değiştirebilir.

Burada sorun, bunu kimin ne kadar isteyip, istemediğidir.

Örneğin CHP’nin ilk turda ortak aday ve sıfır barajlı ittifak modeline İYİ  Parti’den gelen “HDP ile olmaz” direnci, Meral Akşener’in başkanlığını Kürtler açısından tartışmalı kılar, destek alamaz.

Burada şunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor ki, HDP’nin içinde olmadığı hiçbir mutabakat, geniş mutabakat olmaz. HDP’siz muhalefet bloku olmaz.

                                                                        ***

Bu noktada başarı için tartışmayı, isimleri ikincilleştiren, ilkeler ve yol haritasını öne çıkaran bir zeminde yürütmek gerekiyor.

Eğer muhalefet, böyle bir mutabakatta buluşamıyorsa, bu mutabakatı sağlayıp, sürdüremiyorsa 16 Nisan Referandumu’nda elde edilen yüzde 49’un blok olarak durduğunu söylemek gerçekçi değildir.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ortak aday” arayışı esas olarak “aday”dan ziyade “ilkeler” üzerinde bir uzlaşma arayışıdır. Bu arayışa, isimler, partiler üzerinden konulan rezervler, birer kişisel kapris ve bir adım ötesi, birer siyasi kariyer hırsından başka bir şey değildir.

Unutmayalım ki, tüm Türkiye’nin birlikte kazanması ancak bazılarımızın bu süreçteki fedakârlıkları ile gerçekleşecektir. Kılıçdaroğlu’nun bu süreçte gösterdiği fedakârlığın ne yazık ki ne partisinde ne de bazı muhalefet partilerince anlaşıldığını söylemek güçtür.

                                                              ***

Bu noktada şunu unutmamak gerekiyor; 24 Haziran’da siyasi iktidar seçimi kazansa dahi, Türkiye 23 Haziran’dan çok farklı olmayacak.

Siyasi iktidarın, mevcut siyasi üslubu ve söylemi devam ettikçe, 25 Haziran’da kazananın her şeyi aldığı, kazanamayanın hiç bir şey olamadığı bir Türkiye fotoğrafı daha belirginleşmiş olacaktır.

Baskın seçim, Türkiye yönetilemediği için alınmış bir karardır. Ve şu anda var olan politikaların değişeceğine dair hiçbir işaret de görülmemektedir. Kısaca iktidarın “yönetememe hali” ivmesini arttırarak devam edecektir. 

Bu gerçek ortadayken, muhalefetin tartışmayı isimler, kişiler üzerinden sürdürmesi zaman kaybıdır. Yapılması gereken muhalefetin  “ilkeleri ve yol haritası” önceden belirlenen bir geniş mutabakatta buluşması ve bunun siyasetini kamusallaştırmaktır.

Bu aynı zamanda tüm muhalefetin samimiyet testidir.

Çünkü geçen zaman, muhalefet değil iktidar lehine işletmemektedir.