• 8.02.2018 00:00
  • (489)

 Türkiye gibi siyasetin demokratik standartların düşük olduğu bir ülkede, siyasete ilişkin tüm tasavvurunun sandık demokrasisi ile sınırlı olması pek anormal değil. Siyasi iktidarın, sandıktan elde ettiği meşruiyeti, gerektiğinde hesap vermek için değil zihinsel tahayyülünü gerçekleştirmek için her şeyi yapmak için yeterli görmesi de.

İktidarı her türlü denetimden kaçırmak ise ancak kendini “dokunulmaz” kılmak ve sürekli “düşman” üretmekle mümkün.

İşte, ne olduğunu, neyi temsil ettiğini, toplumsal karşılığının olup olmadığını bilmediğimiz bazı kavramlar, bu amaçla tedavüle sokuluyor.

Yakın geçmişte sıkça kullanılan “milli irade” kavramı bunlardan biriydi. Son dönemde ise yüksek sesle ifade edilen “yerli ve milli” kavramı da benzer bir işleve sahip. Söyleyenler için sadece değer değil kutsallık da taşıyor.

TOPLUM DEĞİL CEMAATLER TOPLAMI

Bırakın “millet” olmayı, daha toplum olmayı başaramamış, cemaatler halinde yaşayan, bunların toplamı olan bir ülke Türkiye.

Siyasi iktidar bu gerçeğin farkında olduğu için, sadece içinden geldiğinden değil aynı zamanda sosyolojik bir gerçek olarak “dinsel” cemaatlerle taşıyıcı koalisyonlar kurdu, kurmaya devam ediyor. Bunun siyasi iktidarını sürekli kılacağını düşünüyor. Geçmişte de bugün de aynı koalisyonların içinde. Değişen sadece ortağın/ortakların kimliği. Zihinsel süreklilik devam ediyor.

Siyasi iktidarın toplumsal düzlemde farklı cemaatlerle kurduğu koalisyonu, aynı şekilde devlet içinde güç odakları ile de kuruyor.

Siyasi iktidar devlete eklemlendikçe değişiyor, değiştiriyor.

Milli irade gibi yerli ve milli kavramı da böylesi bir siyasal iklimde işlevsel oluyor. Siyasi iktidar hem toplumsal düzlemde hem de devlet içinde kurduğu koalisyonlarla kendini dokunulmaz kıldığını düşünüyor.

Böylece kendi dışında kalan birbirinden farklı siyasi, ideolojik ve kültürel kimlikleri aynı kategoriye sokup, “hain”, “öteki” ve “gayri milli” ilan edebiliyor.

POPÜLİZM VE HAMASET

Açık ifade edelim ki, bu söylemlerin hepsi siyaseten “popülizm”den başka bir şey değil. Ne yazık ki, bu popülizm, içeride ve dışarıda “hamaset” olarak karşımıza çıkıyor.

“Yerli ve milli” olanlar dışında kalan herkesin “öteki” ve “gayri milli” ilan edilmesi, toplumsal kutuplaşmayı beslediği ölçüde iktidar için işlevsel. Bu karşılığın siyasal anlamı bizatihi siyasetsizliktir.

Sonuç kutuplaşma ekseninde siyaseti Schmittyen yaklaşımla “biz ve öteki” üzerine inşa etmektir.

TEMEL SORUN KUTUPLAŞMADIR

24 Haziran’da yapılacak seçimlere de bu siyasi iklimde gidiyoruz.

Erdoğan/AKP siyasi iktidar bloku yanına aldıkları MHP ile bu söylemi sahiplenmiş durumdalar. Cumhur İttifakı ve Erdoğan dışında kalan herkes ve her şey öteki ve gayri milli.

Bu yaklaşım, Türkiye’nin en temel sorunudur.

Çünkü bu yaklaşım sadece siyasal söylem düzleminde değil devletten topuma tüm katmanlarda pratiğe geçmiş nepotizm, adam kayırma olarak karşımız çıkmaktadır. Liyakat artık bir lüks haline gelmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Başbakan Yıldırımın, ortalıkta görünmeyen MHP Lideri Bahçeli’nin ve AKP’li yetkilerin tüm açıklamalarında bu yaklaşımı görmek mümkündür.

Dahası sadece Milletvekili seçimi değil Cumhurbaşkanı seçimi de bu söylem üzerine inşa edilmektedir.

Seçimi, demokratik bir tercih olmaktan çıkarıp, ontolojik yani kendisi ve siyasal kimliği için varlık/yokluk olarak algılanması bu yüzden.

BİR TEK ERDOĞAN YERLİ VE MİLLİ

Bu bakış Cumhurbaşkanlığı seçiminde daha çık açık biçimde ortaya çıkmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre kendi -Doğu Perinçek’i ayrı tutarak- dışındaki tüm adaylar öteki ve gayri millidir.

Oysa diğer adayların Erdoğan’dan tek farkı, farklı kimliğe ve farklı bir Türkiye tasavvuruna sahip olmaktır.

Erdoğan/AKP iktidar bloku Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turda sonuçlanmasını arzu etmekle birlikte, ikinci tura kalacaksa rakibin Meral Akşener değil Muharrem İnce olmasını arzulamaktadır.

Bu arzunun altında yatan ise İnce’nin “gayri milliğinin”, Akşener’e göre daha görünür olmasındandır.

Muharrem İnce’nin CHP’nin adayı olması, laik ve seküler bir hayat tarzına sahip olması, içki içerken fotoğrafı olması, Selahattin Demirtaş’ı ziyaret etmesi, Hakkari Mitingi’ne onun selamı ile başlaması gibi sembolik pek çok görüntüyü aleyhine kullanmayı arzu etmektedir.

Son “apolet sökme” tartışması bile bunun göstergesidir.

Oysa bu yaklaşım, Türkiye için temel sorun olan bir siyasallaşmanın kendisidir. Yani kutuplaşmanın, yani polarizasyonun, yani zihni bölünmenin.

Siyaseten mücadele etmemiz gereken de esas olarak budur.

Bu yüzden, Muharrem İnce eğer ikinci tura kalacaksa sadece en çok oy alan ikinci olarak değil toplumsal barışın, kucaklaşmanın, birlikte yaşamanın güçlü temsilcisi ve tüm Türkiye’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak alabileceği en güçlü oy alan aday olarak ikinci tura kalmalıdır.

GÜVEN VERMEK ŞART

Bunun için İnce’nin, HDP’li Kürtler kadar AKP’li muhafazakâr seçmenden oy alması tarihi önemdedir.

İnce’nin Kürt sorunu konusunda verdiği mesajlar genel hatları ile olumludur. Kürtlerin sadece ikinci turda değil, ilk turda da bu açıdan teveccüh göstereceğine dair pek çok işaret görülmektedir.

Bu açıdan İnce’nin esas sınavı sıradan muhafazakâr, mütedeyyin AKP’li seçmenden oy alabilmesindedir.

Bunun yolu ise “güven”den geçmektedir.

Bu seçmenlere verilecek güven duygusu, onların AKP’nin içine hapsettiği gettolardan çıkmasına yardımcı olacaktır.

Toplumsal düzlemde yaşanan bu cemaatleşme ve gettolaşma, toplumun değil siyasi iktidarın tercihidir.

Şunu unutmayalım, ülke olarak yaşadığımız siyasi kutuplaşma, toplumun doğasında olan değil, siyaseten tercih edilen ve körüklenen bir tercihtir.

AKP iktidarı, kendi varoluşunu, kendi seçmenine onların varoluş sorunu olarak empoze ederek kendi seçmen tabanının, farklı toplumsal kesimlerle arasına mesafeler koymalarına yol açmakta ve bu tabanı kendi gettolarına hapsolmalarına yol açmaktadır.  

Meydanlarda Erdoğan ile olan polemikleri kişiselleştirmeden uzak durmak bu açıdan önemlidir. Erdoğan eleştirisinin kişiselleştirilmesi, AKP tabanını sanılanın tersine konsolide etmektedir. 

Bunu kırmanın yolu ise bu seçmen kitlesine güven vermekten geçmektedir. Çünkü, bu ülkede yaşayan farklı siyasi, ideolojik ve kültürel kimliğe sahip herkes bu ülkenin eşit vatandaşıdır. Hepimiz bu ülkede farklılıklarımızla eşit biçimde yaşamak durumundayız.

Bunun yolu siyasetin bizi hapsettiği kutuplaşmadan değil farklılıklarımızla eşit ve birlikte yaşamanın formülünü konuşarak üretmekten geçiyor.

İnce’nin en büyük sınavı ise buradadır.